Bir sabah bankanın önünde beklerken yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Elindeki kartı ATM’ye birkaç kez sokup çıkardı. Ekranda kısa bir uyarı belirdi; sonra kayboldu. Ne yazdığını anlayamadı. Yanlış bir tuşa basmaktan korktuğu için işlemi iptal etti. Bir süre daha denedi, sonra vazgeçti. Maaşını alabilmek için bankanın açılmasını bekleyecekti ya da bir başkasından yardım isteyecekti. Kimseyle tartışmadı, şikâyet etmedi. Kenara çekildi. Bu, sanırım istisnai bir aksilik değil; onun için sıradan bir gündü.
Aynı sahnelerin benzerlerine hastanede, belediyede ve cep telefonu üzerinden yürütülen gündelik işlemlerde de rastlanır. Çevrim içi randevu sistemleri, mesajlar, bildirimler, formlar ve onay kutuları gündelik hayatın temel düzenleyicileri hâline gelmiştir. Günlük yaşam, giderek artan bir biçimde dijital yazılı talimatlar, kısa metinler ve hızlı karar süreçleri etrafında örgütlenmektedir. Ancak bu yazılı dünyanın sunduğu imkânlara erişim herkes için eşit değildir. Buradaki temel mesele, teknolojinin varlığı değil; bireylerin yazılı sistemlerle bağımsız ve güvenli biçimde ilişki kurabilme kapasitesidir.
Bu tür gündelik aksaklıklar, kişisel uyum sorunları olarak ele alınabilecek tali ayrıntılar olarak görülemez. Aksine, Türkiye’de okuryazarlığın dar bir tanım içine sıkıştırıldığını ve bu dar çerçevenin hangi eşitsizlikleri görünmez kıldığını açığa çıkaran yapısal bir duruma işaret eder. Ancak resmî istatistikler okunduğunda, okuryazarlık meselesi büyük ölçüde aşılmış bir alan gibi sunulur: Okuma yazma bilmeyenlerin oranı düşmüş, diploma sayısı artmış, eğitim süresi uzamıştır. Oysa bu göstergeler, okuryazarlığın gündelik hayatta nasıl bir karşılık bulduğunu açıklamakta yetersiz kalır. Okuryazarlık, yalnızca harfleri tanıyabilme becerisiyle sınırlı değildir; kamusal hizmetlere erişebilmenin, haklarını takip edebilmenin ve başkasına bağımlı olmadan yaşayabilmenin temel koşullarından biridir. Bu nedenle okuryazarlık, teknik bir eğitim ölçütü olmanın ötesinde, toplumsal ve siyasal bir eşik olarak ele alınmalıdır.
Okuryazarlığı Yeniden Düşünmek
Yeni Okuryazarlık Çalışmaları (New Literacy Studies), okuryazarlığı evrensel ve nötr bir beceri olarak değil; gündelik pratikler, kurumsal düzenlemeler ve güç ilişkileri içinde şekillenen toplumsal bir süreç olarak ele alır. Brian Street’in ortaya koyduğu “özerk” ve “ideolojik (bağlamsal)” model ayrımı, bu kopuşun kuramsal temelini oluşturur.
Street’in “özerk model”i, okuryazarlığı bağlamdan bağımsız, teknik ve evrensel bir beceri olarak tanımlar. Bu yaklaşıma göre okuryazarlık bireye kazandırıldığında, bilişsel ve ekonomik ilerleme gibi sonuçları kendiliğinden üretir. Okuma ve yazma, burada kullanım biçiminden ve toplumsal koşullardan yalıtılmış, nötr bir araçtır.
İdeolojik (bağlamsal) model ise okuryazarlığın her zaman belirli güç ilişkileri içinde anlam kazandığını savunur. Okuryazarlık, bireyin zihninde taşınan soyut bir yeti değil; belirli metinlerle, belirli kurumlarda ve belirli amaçlar doğrultusunda kurulan bir pratiktir. Belirleyici olan, yalnızca okuma yazma bilgisine sahip olmak değil, yazılı dünyayla hangi koşullarda ilişki kurulabildiğidir.
Bu nedenle hangi metinlerin geçerli sayıldığı, hangi okuryazarlık biçimlerinin meşru kabul edildiği rastlantısal değildir. Bu sınırlar eğitim sistemleri, bürokratik düzenekler ve siyasal otoriteler tarafından çizilir. Okuryazarlık bu yönüyle, öğrenilen bir beceriden çok, tanınma ve dışlanma süreçleriyle işleyen bir güç alanı olarak karşımıza çıkar.
İstatistiklerin Gizlediği Hayat
OECD tarafından yürütülen Uluslararası Yetişkin Becerileri Araştırması (PIAAC), Türkiye’de okuryazarlık alanında yerleşik rahatlık söylemini sarsan az sayıdaki çalışmadan biridir. Bu araştırma, okuryazarlığı diploma, beyan ya da eğitim süresi gibi göstergeler üzerinden ele almak yerine, yetişkinlerin gerçek yaşamda karşılaştıkları yazılı metinleri anlama, değerlendirme ve kullanabilme kapasitelerini ölçer. Başka bir ifadeyle, okuryazarlığı kâğıt üzerinde değil, gündelik hayatın içinde sınar. Bu yaklaşım, elde edilen sonuçlara pedagojik çerçevenin ötesinde açık bir siyasal anlam kazandırır.
Ortaya çıkan tablo çarpıcıdır. Türkiye’de yetişkinlerin ortalama okuryazarlık puanı 227 iken, OECD ortalaması 268’dir. Ancak asıl dikkat çekici olan bu farkın kendisi kadar, dağılımın niteliğidir. PIAAC verileri, yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 45’inin temel okuryazarlık eşiğinin altında yer aldığını göstermektedir. Bu oran, okuryazarlığın Türkiye’de sınırlı bir eksiklik alanı olarak değil, milyonlarca insanın gündelik yaşamını belirleyen yaygın bir kırılganlık olarak düşünülmesini gerektirir. Üstelik bu grubun önemli bir bölümü, kamu kurumlarından gelen basit bilgilendirme metinlerini, kısa duyuruları ya da gündelik işlemlerde karşılaşılan temel yazılı yönergeleri anlamakta zorlanmaktadır. Söz konusu olan, karmaşık metinler ya da uzmanlık gerektiren belgeler değil; gündelik hayatın en basit yazılı diliyle kurulan ilişkidir. Buna rağmen bu durum kamusal tartışmalarda merkezî bir yer edinmez; çoğu zaman sessizce geçiştirilir.
Bu sessizliğin nedenini görmek için karşılaştırmalı bir örnek yeterlidir. Almanya’da yürütülen LEO 2018 – Living with Low Literacy araştırması, yetişkin nüfusun yüzde 12,1’inin düşük düzey okuryazarlık grubunda yer aldığını ortaya koymuştur. Oran Türkiye’ye kıyasla belirgin biçimde düşüktür. Ancak Almanya’da tartışmanın odağında etkilenen kişi sayısının sınırlılığı değil, bu grubun kamusal hayata eşit ve bağımsız biçimde katılamamasıdır. Düşük düzey okuryazarlık, küçük bir azınlığı ilgilendiriyor olsa bile, demokratik eşitlik açısından ciddi bir sorun olarak tanımlanır; açık biçimde araştırılır ve politika üretiminin konusu hâline getirilir.
Türkiye’de ise farklı bir tablo ortaya çıkar. Etkilenen nüfus çok daha geniş olmasına karşın, düşük düzey okuryazarlık kamusal bir mesele olarak tanınmaz. Sorun, verilerin yokluğu değildir; bu verilerle yüzleşme ve buradan siyasal sonuçlar çıkarma iradesinin eksikliğidir. Almanya örneği, okuryazarlık sorunlarının büyüklüğünden çok, bu sorunların nasıl ele alındığının belirleyici olduğunu açık biçimde gösterir. Belirleyici olan, kaç kişinin etkilendiğinden ziyade, hangi eşitsizliklerin konuşulabilir kabul edildiği ve hangilerinin sessizliğe terk edildiğidir.
Paulo Freire’nin “sessizleştirme” ya da “sessizlik kültürü” kavramı bu durumu anlamak için açıklayıcı bir çerçeve sunar. Sessizlik, insanların konuşmamasından çok, konuşabilecekleri dili ve meşruiyeti yitirmeleriyle ortaya çıkar. Düşük düzey okuryazarlık, Türkiye’de tam da bu türden bir sessizlik üretir.
Okuryazarlığı hâlâ teknik bir eğitim ayrıntısı olarak ele alan yaklaşımlar, eşitsizlikleri azaltmak yerine onları yeniden üretir ve derinleştirir. Kamusal alanın giderek daha yazılı, dijital ve hız temelli biçimde örgütlenmesi, okuryazarlığı bireysel bir beceri olmaktan çıkararak kamusal hayata katılımın fiilî eşiğine dönüştürür.
Bu nedenle “dijital çağ”, “enformasyon toplumu” ve “yapay zekâ devrimi” söylemlerinin bu denli yaygın olduğu bir bağlamda, yetişkin nüfusun önemli bir bölümünün basit yazılı yönergeleri bağımsız biçimde okuyup kullanamaması güçlü bir politik çelişkiye işaret eder. Burada görünür olan, ilerleme anlatıları ile gündelik hayatın maddi gerçekleri arasındaki derin uçurumdur. Dijitalleşme bu bağlamda kapsayıcı bir ilerleme vaadi sunmaktan çok, mevcut eşitsizlikleri görünmez kılan bir vitrin işlevi görür.
Sonuç Yerine
Okuryazarlık, bireyleri yalnızca “yeterli” hâle getiren teknik bir beceri olarak ele alınamaz. Asıl mesele, bireylerin kamusal alanda var olabilme, söz alabilme ve itiraz edebilme imkânına fiilen sahip olup olmamasıdır. Yazılı dünyayla bağımsız ilişki kuramayan bireyler, metinlerin yanı sıra haklarını, yükümlülüklerini ve kendilerini ilgilendiren kamusal kararları da kırılgan ve başkalarına bağımlı biçimde takip eder. Bu yönüyle okuryazarlık, bilgiye erişimin ötesinde, kamusal özne olabilmenin temel koşullarından biridir.
Okuryazarlığı yalnızca teknik bir eğitim başlığı altında ele almak, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman yeniden üretir. Okuma yazma öğretimi tamamlanmış olsa bile, yazılı dünyanın işleyişine dair yapısal engeller yerinde durdukça bu beceriler kamusal hayatta karşılık bulmaz. Sorun, bireylerin mevcut sistemlere uyum sağlaması değil; kamusal alanın herkes için erişilebilir biçimde tasarlanmasıdır.
Bu nedenle okuryazarlık kaçınılmaz olarak politik bir meseledir. Yazılı dünyanın nasıl kurulduğu, hangi okuryazarlık biçimlerinin meşru sayıldığı ve kimlerin kamusal alanda konuşabilir kabul edildiği, doğrudan güç ilişkileriyle bağlantılıdır. Okuryazarlık bu bağlamda yalnızca bir eğitim konusu değil, demokrasinin işleyişine dair temel bir sorudur.






















