Türkçe Sizin Şamaroğlanınız mı?

Kategori : Eğitim Dünyası

Okuru okumazı, yazarı yazmazı, özeli kamusu, büyüğü küçüğü, köylüsü kentlisi kalmadı bu işin.
Dil. Türkçe. Türkçemiz.
Beğenin ya da beğenmeyin. Benim gibi sevin, hatta ona âşık olun demiyorum kimseye. Ama…
Anlama, anlaşma, bulma, buluşma, iletme, paylaşma aracımız bu işte, her dil gibi, bu.
Koskoca devlet adamı, koskoca bakan, koskoca gazetecisin güya, koskoca…
Her iki sözün birinde “noktasında” deyip durmak ne oluyor!
Yıllardır sağımızın solumuzun önce “hayret bi şey”lerle, sonra “aynen”lerle dolması yetmemişti, sırayı “noktasında” aldı.
“Döviz kuru noktasında…”
“Faiz kararları noktasında…”
“Şehir hastaneleri noktasında…”
Okumadan, yazmadan, düşünsel bir çıtanın üstüne çıkmadan bakan, başbakan, cumhurbaşkanı, gazeteci, yazar, “kanaat önderi” filan olunuyor nasılsa.
Büyük büyük koltuklarda oturmanın herhangi bir ölçüsü de kalmadı nasıl olsa.
Boy boy sevimsizliğin, türlü çirkinlik gösterilerinin gırla gittiği toplumsal-siyasal iklimde dilin, Türkçenin temiz, arı duru yaşaması olmazdı, olamazdı elbette. O da kir yağmurundan alacak payına düşeni. Alıyor nitekim.
Hem sözlü anlatımda hem yazılı anlatımda Türkçeyi şamaroğlanına çeviren örneklerin ucu bucağı yok.
Şimdiki örneklerimiz yazılı anlatımdan olsun. Şu görselli/belgeli örneklerdeki gibi:

Adana-Ceyhan’daki bir okulun adı. Duvara “ilkokul” yerine “ilk okul” diye yazdıranlara okul müdürü, müdür yardımcısı, milli eğitim müdürü, şube müdürü filan denmesini bir yana koyalım; ilgili arkadaşlara “öğretmen” denmesinin dille, Türkçeyle bağlantısının bu denli kopuk, bu denli uzak oluşuna tanık olmak çok acı gerçekten. Dilinin en sıradan kuralını bilmeyen bir “eğitim” kurumuyla oranın eğitimcileri! Ne güzelsiniz. (Görsel için Sayın Duran Aydın’a teşekkürler.)

İster şu kurumun ister bu kurumun, ister şu yazarın ister bu yazarın hazırladığı herhangi bir yazım kılavuzunda, bu kapaktaki gibi bir noktalama biçimi görenin, bulanın insanlık adına 0532… numaralı telefonu arayıp…

Tahsin Bey, kitap yazmışsınız, ne güzel!

Üstelik epeyce gözüpeklik gerektiren bir konuda.

Bir iki yazım kılavuzu karıştırıp şu yaptığınızı yapmasaydınız olmaz mıydı?

Kitabınız yayımlanmadan önce dille ilgili duyarlılığı olan bir arkadaşınız, yakınınız yok muydu, “Şuna bir göz atıversen…” diyeceğiniz?…

“Yazar”lık böyle bir şey değil ki… Aklınıza geldiği gibi.

Bu örneklerdeki kurum/kuruluşların yönetiminde ve içinde mühendisinden öğretmenine, hekiminden hemşiresine dek birçok “okumuş”, diplomalı birey var. Bin bir emekle, uğraşla kurdukları yapılara “Samsun Şube”, “İzmir Şube”, “Tokat Şube”… gibi Türkçede yeri yurdu olmayan sözde kuralla oluşmuş adlarla kamu önüne çıkmanın, diplomalı bilisizliği aylar yıllar boyu sergileyerek yaşamak iyi gelmiş olmalı arkadaşlara. İşin daha acı yanı, kim bilir kaç yıldır süren bu kullanımlara içlerinden birinin bile itiraz edip “Şunu Samsun Şubesi, İzmir Şubesi, Tokat Şubesi… yapmamız gerekiyor” dememiş olması. Öyle anlaşılıyor. Kimi büyük illerde birden çok şube oluşturan kuruluşların numaralama yoluna (1 Nolu Şube, 2 Nolu Şube, 3 Nolu Şube gibi) gitmesi bu yanlış kullanıma yol açmış olmalı. Bir ortaokul öğrencisinin ad tamlamasıyla sıfat tamlamasını karıştırması anlaşılabilir ama konu doktor, mühendis, öğretmen olunca…

Dili doğru kullanma zorunluluğunun salt dilcilerin işi sanılması yalnız kötü değil, ayıp!

Dediğimiz gibi, Türkçe sizin şamaroğlanınız ya, dilediğiniz gibi öteye beriye savurabilir, taşa kayaya çarpabilir, kolunu bacağını kırıp dağıtabilirsiniz.

Yukarıdaki “asil”li liste de bir üniversiteden. Asil, yani okula öğretim üyesi olarak aldıkları kişilerin “soylu” olmasıyla onların yedekleri arasında nasıl bir anlam ilişkisi olduğunu düşünmek, yorucu olmalı. Gereği var mı şimdi durduk yerde bunu düşünmenin!… Hep hazırda duran yerleşik yanlış (galat-ı meşhur) var nasılsa, kullan gitsin!

İşe girenler “soylu”… Öbürleri?…

Cumhuriyetimizin ünlü ilk bakanlarından Mustafa Necati’nin Ankara Kızılay’daki evine, onunla uzaktan yakından hiçbir bağı, bağlantısı olmayan şeriat özlemcisi Nuri Pakdil adının verilmesi, hem “kültür” hem de “turizm” işlerine bakan bir bakanlığın “manidar” işlerindendir. Kabul değil. Orası yeniden “Mustafa Necati” adını alacak, yolu yok!

Haydi bu saygısızlığı yaptınız, koca koca kurumlardan TC’yi kaldırdığınız, Atatürk’le başlayan başka yapıların adlarını değiştirdiğiniz gibi.

Kendi elleriyle yaz(dır)dıkları şu “Nuri Pakdil Müze Edebiyat Kütüphanesi” gibi bir adın, Türkçenin hangi kuralına göre oluşturulduğunu bilme hakkımız yok mu eeeyyy “Kültür” ve Turizm Bakanlığı? Yok mu?

Sayısız belalısı var Türkçenin, bitmez.

Yayınevlerine verilen adlar da ilgimi çeker öteden beri.

Ne kadar yabancı sözcüklerden olursa o kadar havalı olur diye düşünüldüğü anlaşılan yayınevi adları sardı ortalığı yabanotu gibi. Yayın ilkelerinden, niteliklerinden, siyasal konumlanışlarından bütünüyle bağımsız olarak söylüyorum bunu. İlginç bir “moda” olmalı bu. Örneğin: Kronik, Otopsi, Pegasus, Sarissa, Hill, Alfa, Dharma, Epsilon, Karina, Everest, Klaros…

Şeytan diyor ki alma bunların kitaplarını!

Olmuyor. Bakmışsınız sevdiğiniz bir yazarın, şairin yeni çalışması ya da yazarının adını ilk kez gördüğünüz bir araştırma bunların birinden çıkıyor. Alma da görelim!

Yine yayınevlerinin ilkelerinden, niteliklerinden, siyasal konumlanışlarından bütünüyle bağımsız olarak söyleyelim: Varlık, Tekin, Doğan, İletişim, Kaynak, İmge, Yordam, Ürün, Anı, Sel, Alakarga, Karakarga, Oğlak gibi dilimizin özünden süzülen yüzlerce ad bulunabilecekken Pandora, Carpe Diem, Dafina, Efsus, İlya, Kaknüs, Liberus filan nedir gerçekten…

Hele bir de “Helikopter Yayınları” var ki, binip uçası geliyor insanın!

Kaç zamandır bir de bu yazım biçimi moda oldu.

“11.Mart.2022”!

Ne şimdi buradaki gün, ay ve yıl arasındaki noktalar?

Yazım ve noktalama kuralları uzun yıllar içinde deneme-yanılma yoluyla oluşuyor. Birini bırakıp öbürüne geçmenin anlamı, sonrakinin öncekine göre daha bilimsel, daha sağlam bir gerekçeye bağlanmasıdır. Keyfi, ben yaptım oldu mantığıyla yapılan işlerin süreği olur mu?

Pek yeni değil, birkaç yıldır tarihlerin bu biçimde yazımıyla karşılaşıyoruz ötede beride. Gün, ay ve yıl adları rakamla yazıldığında aralarında nokta olması gerek, birbirini izleyen sayıların karışmaması için. 11.01.2022 gibi. Ama ortadaki ay adı sözcükle yazıldığında aralara nokta koymanın mantıklı bir gerekçesi var mıdır? Varsa nedir?

İşin fersah fersah uzağındaki kimselerin, dilin de tıpkı toplumsal yaşam gibi kendine özgü kurallarla işlediğini bilmeyenlerin yapıp ettiklerine bir diyeceğimiz yok. Desek de onlar görmez, duymazlar. Ancak okuyup yazmış; aydın, ayıptır söylemesi “entelektüel” zevatın böyle davranışlarda bulunmaya hakları var mı?

Sonuna “com.tr” eklenen sayısız yayın organı var bilgisunarlarda ve bir nedenle açma gereği duyduğunuz kanallarda ikide bir bunlardan biri, ikisi, üçü, dördü… çıkıverir karşınıza. Onlardan kimi kez ilginizi çeken, kimi kez de laf olsun diye bir şeyleri rasgele okuduğunuzda emin olun, cinlerinizi tepenize çıkaracak dertler hemen yazının başlığından başlar. Paragraflar, tümceler, sözcükler, yazımlar, noktalamalar…

Güya halka hizmet olsun, halkımız bilgisiz, habersiz kalmasın diye sunulan sürü sepet abur cubur!

Yaşamı boyunca eli ayağı düzgün iki kitap okumayanından sözde mürekkep yalamışına dek önüne gelenin kollarını sıvayıp içlerine daldığı basın kuruluşları!…

Bir iş şirazesinden çıkmayıversin bir kez, düzeysizliğin sınırı kalmıyor.

Basınımızın anlı şanlı “amiral gemisi” Hürriyet’in “com.tr”sinde yer alan üstteki örnek, her şeyi anlatmaya yetiyor da artıyor. Aynı kavram için bir yerde “kelime”, bir yerde “sözcük”, başka bir yerde “terim” denmesinden tutun da anlatım bozukluklarıyla, sokak ağzıyla oluşmuş bir metin!

Çünkü, öyle ya, Türkçe onların da şamaroğlanı!

Paylaş:
Etiketler : dersler dergisi, Nazım Mutlu, Türkçe, Türkçenin doğru kullanımı, Yazım Kuralları

4 Yorum. Yeni Yorum

  • Yeşim Aydın
    4 Ağustos 2025 15:49

    Yazdıklarınıza katılıyorum sayın öğretmenim. Benim de günlük değil de ne yazık ki çok kullandığım yabancı kökenli kelime var. Mümkün olduğu kadar dikkat ederek azaltmaya çalışıyorum. Herkesin bu konuda daha duyarlı olması lazım ki güzel dilimiz zenginliklerini kaybetmesin

    Yanıtla
  • Mustafa Sönmez
    6 Ağustos 2025 12:22

    1977 yılı haziran ayında Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldum.1983 yılının kasım ayının son haftası Edirne’de lisede edebiyat öğretmeni olarak çalışıyorum. Liseye denetim için müfettişler geldi. Benim derslerime giren müfettiş üç gün sonunda koridorda bana parmak sallayarak, “Hocam sen ne yaptığını biliyor musun” dedi. Ben de gayrı ihtiyari, “Ne oldu Beyefendi?” dedim. Sert bir dille “Benimle müdür odasına gel” dedi. Müdür odasında, müdüre de parmak sallayarak, “Bu öğretmenine dikkat et” dedi. Müdür şaşrırdı ama bir şey söylemedi.
    Ben tekrar, “Ne oldu” dedimi bana dönerek, “Sen kasıtlı mı yapıyorsun, derslerinde hep Türkçe kelimeler kullanıyorsun” dedi. Ben olayı çözdüm. Beyefendi dedim, “Hangi sözcükleri kullanacaktım?” Anımsadığım kadarıyla, ”Efendim” dedi ve ”devrim, uyak, dize, dörtlük, açılım, sözcük, ulusal” vs. gibi sözcükler saydı. Ben de, “Ben Türküm, Türkçe konuşmak hakkım “ dedim. Atamızın Türkçeye yönelik sözlerini ve kurduğu kurumu söyledim. Aramızda tartışma çıktı. Bana dönerek, “Ben buraya Milli Eğitim Bakanlığı’nın tam yetkisiyle geldim. Seni Kars’a sürerim” dedi. Ben de, “Orası da vatan toprağı ve ay yıldızlı bayrağımız dalgalanıyor. Oraya gider yine aynı sözcükleri kullanırım” dedim. Küplere bindi ve beni müdür odasından attı. Müdür ne söyledi bilmiyorum ama, beni Kars’a sürmedi.
    İsveç’in Malmö kentindeki Yüksek Öğretmen Okulu’ndan öğretmen adaylarına Türkçe dersleri vermek üzere bir arkadaşım kanalıyla davet aldım. 5 Aralık’ta İsveç’teydim.
    Bugün Türkçemizi, dünden daha beter hale getirdiler…

    Yanıtla
  • Onun benzerleri iş başındalar hâlâ öğretmenim.

    Yanıtla

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu alanı doldurun
Bu alanı doldurun
Lütfen geçerli bir e-posta adresi yazın.
Devam etmek için şartları kabul etmelisiniz

Özgür Hüseyin Akış: MESEM ve ÇEDES Programları Bağlamında Türkiye’de Çocuk İşçiliği ve İstismarı
Ücretli Değil Kadrolu Öğretmen 28 Temmuz-3 Ağustos 2025