Giriş
Nermi Uygur, 1979 yılında yazdığı Dil Yönünden Fizik Felsefesi isimli eserinde fizikçilerin dilsel bunalımından bahseder. Ona göre asıl sorun; klasik fiziği yıkan modern fiziğin matematiksel kılıklı soyut bir dil ortaya çıkarması ve fizikçilerin bile bu dile, kendince, yabancı kalmasıdır (Uygur, 1979: 110-111). 1979 yılından günümüze kadar kırk altı yıl geçmiş olsa da fizikçiler açısından durum pek de değişmiş görünmüyor. Yine de bu metnin yazarı, söylem gibi çok özel bir konuyu, kütleçekim yasası ve genel görelilik teorisinden yola çıkarak anlatmayı deneyecek. Bunun en önemli nedeni de söylemlerin oluşumunun ve birbirlerine olan etkisinin bu iki özel fizik kavramıyla birlikte çok daha iyi bir biçimde anlaşılabileceği düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
Kütleçekim Teorisi ve Genel Görelilik Teorisine Kısa Bir Bakış
Newton’un o ünlü elma anekdotunu hemen hepimiz biliriz. Kafasına elma düşen Newton, kütlelerin birbiri üzerindeki etkisini anlar ve o ünlü yerçekimi teorisini ya da daha genel olarak kütleçekim teorisi dediğimiz teoriyi bulur. Bu anekdotun doğru olup olmadığını bilmiyoruz; ama ünlü fizikçi Richard Feynman, kütleçekim teorisinin insan zekâsının gerçekleştirdiği en kapsamlı genelleme olduğunun yaygın bir görüş olduğunu vurgular (Feynman, 1995: 2). Gerçekten de öyledir; nitekim Newton bu buluşu sayesinde gezegenlerin (yıldızların, galaksilerin…) neden bir yörüngede kaldıklarını ve bu yörüngelere göre de birbirlerine uyguladıkları kuvvetlerin ölçülebileceğini göstermişti. Newton’un bulduğu kütleçekim teorisine göre; iki kütle, birbirine aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı ve kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı bir kuvvet uygular. Bu yüzden gezegenler, birbirlerine uyguladıkları kuvvet sayesinde belli bir yörüngede kalmaktadırlar. Aynı zamanda kütle, bir kuvvetin etkisiyle ters bir orantı kurmaktadır. Uygulanan kuvvet karşısında kütle ne kadar küçükse hızı o kadar artar, kütle büyükse de hızı yavaşlar. Bizim basitçe açıklamaya çalıştığımız bu teoriyi açıklayabilmek için Newton modern matematiğin temeli sayılan kalkülüsü formüle etmek zorunda kalmıştı (Cushing,2003:157).
Albert Einstein, 1915 yılında yazdığı bir makaleyle gerçekte bir kütleçekim olmadığını; kütleçekim olarak nitelendirilen olayı oluşturan asıl unsurun kütlelerin etraflarındaki uzay-zamanın bükülmesi olduğunu ve gezegenlerin yörüngelerini de bu bükülmelerin belirlediğini söyledi. Einstein’ın bu açıklamasını genelde biliminsanları iki yandan gerilmiş bir çarşafa bırakılan toplarla açıklarlar. Gerili çarşafa büyük bir top bırakıldığında, bu top düzlemsel olan gerili çarşafta kendi kütlesinin büyüklüğü oranında bir bükülme yaratacaktır ve bu kütleden daha küçük olan kütleler ise oluşan bükülmeye göre konumlanacaklardır. Burada dikkati çekmemiz gereken bir diğer noktaysa Newton’un evreni üç boyutlu (yani eni boy ve derinlik algılarıyla) olarak düşünmesidir. Einstein, bu üç boyutun yanına zamanı da dördüncü bir boyut olarak eklemiş ve uzay ile zamanı bir bütün halinde uzay-zamanı olarak ele alarak genel görelilik teorisini geliştirmiştir. Genel görelilik teorisinin açıkladığı en ilginç olgulardan birisi de karadeliklerdir. Karadelikler, bu dört boyutlu evrende o kadar büyük bir bükülme yaratırlar ki olay ufku dediğimiz karadeliklerin başlangıç noktalarında ışık bile bu bükülmeden kaçamaz ve dolayısıyla dışarıdan hiçbir gözlem yapılamaz diye biliniyordu. Fakat 1974 yılında yayınladığı makaleyle Stephen Hawking, kendi adıyla anılan Hawking ışımasıyla birlikte karadeliklerin de soğuk ışıma yaparak kütle kaybedeceğini ve zamanla buharlaşarak yok olabileceğini gösterdi. Özellikle çevresinde karadeliğin kütlesini artıracak bir madde kalmadıkça da karadeliğin büyümek yerine küçülmeye başlayacağını ve küçüldükçe de daha fazla ışıma yaparak daha fazla kütle kaybedeceğini yaptığı matematiksel hesaplarla gösterdi.
Kütleçekim Teorisi- Genel Görelilik İlişkisi Bağlamında “Söylem”in Dünyasına Bakış
Bizim bu yazıda kullanacağımız söylem ifadesi daha çok kalıplaşmış bir ifadeye işaret etmektedir. Örneğin; “ak akçe kara gün içindir” atasözü, tutumlu olma konusunda bir söylem barındırmaktadır. Bu kalıpsal ifade, kültürel belleğin süzgecinden süzülerek günümüze kadar gelmiş ve hâlâ kullanımdadır. Benzer olarak kültürel belleği yeniden hatırlatan ve onu sürdüren söylemler, gündelik dilimizde her ân yeniden üretilmektedir; ama bunların yanı sıra tarihsel bağlamda, bilimsel ortamlarda, siyasi tartışmalarda, sanatsal fâaliyetlerde üretilen yüzbinlerce söylem anlam dünyamızı kuşatır. Bu söylemlerin birçoğunu sorgulamadan kabul ederiz; çünkü bunlar, birçok toplumsal mekanizma tarafından (eğitim kurumları, medya, kamusal alanlar vb. gibi) durmadan üretilirler ve kavramsal dünyamızı neredeyse tamamen kuşatırlar. Hatta daha da ileri giderek düşünce tarihinde de yerlerini alırlar ve dingin bir göldeki su gibi hareketsiz durdukları sanılır. Tam da bu noktada, Newton’un üç boyutlu evren anlayışıyla bir uyum yakalarlar ve yine Newton evreninde açıklanamayacak olan karadelikler gibi anlaşılması zor olguları açıklayabilme olanağından uzak dururlar.
Newton evrenindeki bu üç boyutlu bakış, söylemlerin dünyasında kişi-olay-mekan bağlamında yansımasını bulmaktadır. Söylemleri yaratan ya da aktaran kişiler, söylemi oluşturan olay, söylemin üretildiği mekan bu üç boyutlu bakışın rehberidir. Bu rehber eşliğinde oluşturulan söylemler, toplumu yönlendirme de oldukça başarılı bir işlev görmektedir. Son zamanlarda tüm dünya medyasının dilinde olan “Cahil Trump, dünyayı kaosa sürüklüyor” söylemini bu bağlamda düşünebiliriz. Gazetecilerin, siyaset bilimcilerin, ekonomistlerin ve birçok farklı alandan uzmanların ağız birliği ettiği bu söylem tam da yukarıda söylediğimiz üç boyutun rehberliğinde oluşturulmuştur. Olaya neden olan kişi (Trump), olayın kendisi (kaosa sürüklenmek) ve mekan (dünya) söylemin kendisi için yeterli görünmüştür. Oysa bu bakışa, “zaman”sal bir boyut eklendiğinde, söylemin kendisinin ne kadar eksik olduğu ve hatta eksiklikten de öte bazı gerçekleri gizleyen bir perde olduğu kolaylıkla fark edilecektir. Çünkü, dünyanın kaosa sürüklenme sebebine eşsüreli ve artsüreli açılardan (yani zamansal boyuttan) yaklaşıldığında, meselenin ekonomik ve sosyal yönleri çok daha açık bir biçimde görülecek ve aslında konunun asıl öznesinin “Cahil Trump”ın kendisi olmadığı, toplumsal ve ekonomik sistemin daha derininde olan nedenlerin bu kaosa yol açtığı fark edilecektir. Söylemlerin bu tür yanıltıcı ya da perdeleyici işlevi birçok farklı alanda kendisini göstermektedir. Nitekim, Karl Marx ve Friedrich Engels; söylemlerin bu yanıltıcı ve perdeleyici işlevini fark ettikleri için yöntemlerini, zamansal boyutu vurgulayacak şekilde, “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm” adıyla belirlemişlerdir. Söylem olguları hakkında çalışan Michel Foucault da buna vurgu yapmak için kendisinin söylemler üzerine -âdeta tarihin içinde- arkeolojik kazılar yaptığını belirtir ve “arkeolojik analiz” kavramını kullanır (Foucault, 2022: 200). Foucault, Deliliğin Tarihi eserinde; delilik kavramına bakışın değişimini bu perspektifle inceler ve bu kavramın Ortaçağ öncesinde, Ortaçağ’da, Rönesans’da ve çağımızda içerdiği anlamsal ilişkileri (meczupluk-hastalık gibi) tüm boyutlarıyla ortaya koyarak Batı düşüncesinin 18. yüzyıldan sonra ötekileştirmeyi delilik söylemi üzerinden nasıl ‘normal’ bir olgu haline getirdiğini gösterir. Böylece günümüzdeki delilik kavramı üzerine olan çağdaş söylemin yanıltıcı ve perdeleyici işlevini de ortaya çıkartır.
Özellikle iktidarlar, söylemlerin yanıltıcı ve perdeleyici işlevlerini kullanmak için kelimelerin kendi doğalarından kaynaklanan söylemsel göndergelerin kullanımını da yönetmeye çalışırlar. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi de Fransız Devrimi sırasında kullanılan “devrimci” kelimesinin kendisidir. Janis Langins, “Fransız Devrimi Sırasında Sözcükler ve Kurumlar: ‘Devrimci’ Bilimsel ve Teknik Eğitim” isimli makalesinde 1790’larda popüler olan ve neredeyse her kurumun başına konulan “devrimci” kelimesinin kullanımının Ilımlıların iktidara geçmesiyle birlikte değişmeye başladığını ve bu kelimenin kurumların isimlerinden çıkarıldığını belirtir (Langins, 2021: 234-235). Bunun birçok nedeni olsa da asıl nedeni, “devrimci” kelimesinin içerdiği kökten bir değişimi içeren söylemsel yönüdür; çünkü bu söylemsel yön yeni iktidar için çok açık tehlikeler barındırmaktadır. Tam da bu noktada söylemlerin de kütleler gibi uzay-zamanı büktüğünü ve dolayısıyla toplumsal zemindeki konumlarını da belirlediğini vurgulamamız gerekir. Fransa’daki ılımlılar, kurumların başındaki “devrimci” ifadesinin toplumsal zeminde yarattığı bükülmenin farkında olarak halkın diğer söylemlerinin de buna göre konumlanabileceğini iyi biliyorlardı.
İktidarlar, halkın gündemini belirlemek için büyük söylemlere ihtiyaç duyarlar. Ülkemizde kullanılan en önemli iktidar söylemlerinden bazıları; “dış güçler”, “bölücülük”, “din düşmanlığı”, “milli ve manevi değerler” gibi sıkça duyduğumuz ifadelerdir. Bu söylemler, özellikle de medya ve iktidar mensupları tarafından sık sık tekrarlanarak çok önemli gizler barındıran siyasetin temel anlamsal yapıları gibi gösterilirler. Varolan politikaların bu büyük! söylemlere göre yönlendirildiği vurgulanıp aksini iddia edenin “vatan hainliği” gibi yine çok büyük! söylemsel bir ifadeyle suçlandığı görülür. Nitekim, bu büyük! söylemsel ifadelerin neredeyse bütün faşist devletlerin ortak bir dili olduğu gözden kaçırılır. Nasıl ki Einstein evreninde; bir yıldız, kütlesi oranında büktüğü uzay-zamanda diğer gezegenlerin yörüngelerini belirliyorsa yapay yöntemlerle (en çok da tekrarlanarak) büyütülen bu iktidar söylemleri de diğer toplumsal söylemlerin yörüngesini belirlemekte çoğu zaman başarılı olur. Hatta iktidar tarafından yaratılan bu büyük söylemler, karadelikler gibi davranıp toplumsal söylemlerin birçoğunun görülmesini engelleme gücüne sahip bile olabilirler. “Dış güçler” söylemi, halkın ne kadar yoksullaştırıldığı söylemini çoğu zaman gizler. “Milli ve manevi değerler” söylemi özellikle de eğitim politikalarındaki anti-bilimsel ve laiklik dışı söylemleri kendi içinde meşrulaştırır. “Bölücülük” söyleminin kendisi, bizzat kendi varlığıyla halkı ayrıştırır ve var olan toplumsal sorunların kaynağının iktidar olduğu söylemini gözlerden kaçırır. “Din düşmanlığı” söylemiyle, olmayan-yaşanmayan mağduriyetler üzerinden toplumsal sekülerliğe savaş açılır.
Neoliberal bir bakışla birlikte iktidarın söylem gücü bireylerin kendi öz benliklerine bakışı bile etkiler. Her açıdan sağlıklı bireyler yetişmesini, yarattığı ekonomik ve sosyal koşullarla sınırlandıran ya da engelleyen ekonomik sistem; kişisel gelişim söylemleriyle birlikte bireyin ‘yetersizliğini’ onun yüzüne çarparak bireyin en temel yaşamsal ihtiyaçlarından bile mahrum kalmasını, bizzat onun kendisinin başarısızlığına bağlar. Birey, temel yaşamsal ihtiyaçlara erişememesinin öfkesini kendisine yönelterek sistemi aklar. Tam da bu aşamada Güney Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han’ın da söylediği gibi, insanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar (Byung Chul Han, 2022:16). İşte iktidar tarafından yaratılan büyük söylemlerin, (aynı büyük kütleler gibi) karadelikler yaratarak var olan gerçekliği algısal düzlemde ters-yüz etmesi, iktidarların ömrünü uzatan ve onlara dayanak olan en ciddi araçlardır.
İktidar Söylemini Büken Silah: Mizah
İktidarlar, özellikle dinin de içinde olduğu kültürel belleğin seçilmiş ifadelerini büyük! söylemlerine mutlaka yerleştirirler; çünkü bu ifadelerle söylemlerinin çoğunluğun karşısında kolayca kabul edileceğinin farkındadırlar. Kültürel bellekteki bu ifadeler, tekrarlandıkları için de halk nezdinde güvenli bir liman gibidir. Bilimsel açıklamalarla ya da felsefi açıklamalarla halkın inandığı bu büyük! söylemlere karşı çıkmak zordur, çünkü günde 10 saat çalışan ve gündelik yaşantısında sürekli iktidar söylemlerine maruz kalan bir bireyin bu tür açıklamaları anlayacak olanakları da elinden alınmıştır. Üstelik iktidar, özellikle de medyası aracılığıyla veri barbarlığı yaparak kitleleri söylemlerine göre yönlendirme gücünü de elinde bulundurur. Örneğin; 2002 yılında 126 dolar olan asgari ücretin 2025 yılında 628 dolara çıktığını, çalışanları enflasyona ezdirmediğini söylerken alım gücünün nasıl azaldığından asla bahsetmez.
İktidarlar bu büyük söylemleri yaratıp toplumsal söylemleri ne kadar yok etmeye ya da yönlendirmeye çalışsalar da özellikle Gezi Direnişi ile birlikte tekrardan gördüğümüz -aslında kökleri tarihsel dönemlere dayanan- çok etkili bir söylem bükücü silah vardır. Bu silahın ismi hepimizin tahmin edeceği gibi politik mizahtır. Politik mizah kavramına birçok farklı yönden bakılsa da mizahın sosyal bir çatışmanın ürünü olarak bir savunma aracı ya da silah gibi kullanılabileceğini vurgulayan ilk isimlerden birisi de Hans Speier’dır (Speier, 1998). Speier’ın bu özel vurgusunu Lucy Shelton Caswell, Drawing Swords: War in American Editorial Cartoons isimli çalışmasında kanıtlamaktadır. Caswell, Amerikan savaşlarında karikatürlerin ürettiği politik mizah gücünün savaş karşıtlarının söylemlerini nasıl öne çıkardığını ve bu söylemlerin iktidar söylemini nasıl büktüğünü örnekleriyle göstermektedir.
Bu çalışmada, Caswell’ın, Gombrich’in “mitolojik hayal gücünün siyasi düşünce ve kararlarımızdaki rolü ve gücüne” yaptığı vurgu önemlidir (Caswell: 2004). Çünkü halkın kültürel belleğine işlenmiş olan mitolojinin mizahla buluşması, söylemin kolayca yaygınlaşmasını sağlayacaktır. Nitekim, özellikle de Demokrat Parti’nin iktidar olduğu yıllarda Aziz Nesin ve Sabahattin Ali tarafından çıkartılan Markopaşa isimli dergide, mitolojik tarihsel anlatıların da kullanılarak nasıl güçlü politik mizahsal söylemlerin yaratıldığı (Aras, 2020:327) açıktır. Yoğun iktidar baskısına ragmen halkın önemli bir kısmının; yaratılan bu politik mizahsal söylemi, iktidar söylemlerini kıracak kadar, sahiplendiği görülmektedir. Nitekim bu politik mizahsal söylem Aziz Nesin’in kitaplarında, Ferhan Şensoy’un oyunlarında yankısını bularak Gezi Direnişi’ndeki pankartlara ve oradan da Saraçhane eylemlerine kadar gelmiştir.
Özellikle günümüzde sosyal medya aracılığıyla toplumsallık kazanan bu politik mizahsal söylemleri, iktidarın büyük! söylemlerine karşı üstün kılan nedir? Tabii ki öncelikle politik mizahın alan hakimiyetinin öne çıkışıdır. Her ne kadar sanal dünyada görülür bir hâkimiyeti olsa da politik mizahı gündeme taşıyan asıl unsur; iktidarın büyük! söylemlerinin hâkim olduğu mekanların yapısını bozan sokağa taşınan eylemlerdir. Çünkü iktidarların büyük! söylemleri aynı karadelikler gibi bir mekanda gelişir ve bu mekandaki diğer kütleleri (söylemleri), büktükleri uzay-zaman düzleminde kendilerine doğru çekerler. Eğer bu mekân, iktidarın elinden alınırsa büyük! söylemlerin kendine doğru çekeceği, yani besleneceği, diğer söylemlerde ortada kalmamış olur. İktidarın büyük! söylemleri daha fazla büyüyemeyince, aynı bir karadeliğin Hawking ışıması yaparak kütle kaybettiği gibi, küçülür. Küçülen karadelikler nasıl daha fazla ışıma yaparak küçülme ve yok olma hızını arttırıyorsa iktidarın büyük! söylemleri için de aynı süreç başlar.
İkincisi de politik mizahın ironik ve retorik ifadeleri kendisinde toplayarak oluşturduğu yoğun anlamsal düzeydir; çünkü ironik ve retorik ifadeler sıradanlığı aniden bozarak güçlü bir çekim mekanizması yaratır ve bütün dikkati üzerlerine toplarlar. Tam da bu noktada ortaya çıkan eylem, güçlü bir kahkahadır. Bu özel eylemin, yani kahkakanın otoriteyle özel bir ilgisi vardır. Artun Avcı’nın Hannah Arendt’tan aktardığı gibi: “ Otoritenin en büyük düşmanı itaatsizliktir, onu sarsmanın en kesin yolu da şüphesiz kahkahadır.” (Avcı, 2003). Toplumsal muhalefetteki mizahsal söylemin yarattığı bu özel eylemsel durum, iktidarın büyük! söylemlerinin yarattığı bükülmeden daha büyük bir bükülme yaratır ve oluşan tüm söylemleri de kendi yörüngesine çeker.
İşte bu nedenle sokak eylemlerinin mizahla birleştiği noktada, toplumsal muhalefetin söylemi kendine gelişme olanağı bulurken, iktidarın büyük! söylemleri buharlaşıp gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Sonuç
Gündelik hayatımızda siyasal, toplumsal, tarihsel ya da bilimsel söylemlerin farkında olmak sadece iktidarın bizi sınırlandırdığı alanları daha net görmemizi sağlamakla kalmaz; aynı zamanda kendimizi, dünyayı ve yaşananları da çok daha iyi tanımamızı sağlar. Dolayısıyla söylemlere öncelikle Newton evrenindeki gibi üç boyutlu bakmayı durdurmalı, her tür söyleme karşı Foucault’un arkeolojik analiz dediği tarihsel analizi yapmayı ilke haline getirmeliyiz ki bence bu ilke aslında Marx ve Engels’in geliştirdiği Tarihsel Diyalektik Materyalizm yönteminin bizzat kendisidir. İkinci olarak, Einstein evrenindeki büyük kütlelerin yarattığı uzay-zaman bükülmeleri gibi, söylemlerin de bizim anlamsal uzay-zamanımızda yarattığı bükülmeler olduğunu unutmamalıyız. Nasıl ki Einstein evreninde büyük kütleler, diğer kütlelerin yörüngesini belirliyor; hatta bazen karadelikler yaratarak onların görünmesini engelliyorsa özellikle de iktidarların yarattığı söylemlerin toplumsal muhalefetteki söylemleri nasıl büktüğünü ve hatta yok ettiğini de fark etmemiz gerekiyor. Son olarak; söylemlerin farkında olmak başta dilbilimciler olmak üzere tüm farklı bilimsel alanların ve hatta en çok da felsefenin disiplinlerarası yaklaşımını gerekli kılar. Bunun özellikle farkında olmak gerekiyor.
Kaynakça
Aras, E. (2020). Türkiye’nin 1946-1950 Dönemi Toplumsal İlişkilerine Toplumcu Gerçekçi Bir Yergi: Halk Kürsüsü Sıfatıyla Markopaşa. Yayımlanmamış Doktora Tezi. Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı Sosyal Politika Bilim Dalı.
Avcı, A.(2003) Toplumsal Eleştiri Söylemi Olarak Mizah ve Gülmece. Birikim dergisi Sayı 166.
Byung- Chul Han (2022). Psikopolitika. (Çeviren: Haluk Barışcan). 5. Baskı, İstanbul: Metis Yayıncılık.
Caswell, L. S., “Drawing Swords: War in American Editorial Cartoons”, American
]ournalism, 2004, C. 2 1 , S. 2, s. 13-45.
Cushing, J.T. (2003). Fizikte Felsefi Kavramlar I. (Çeviri: B.Özgür Sarıoğlu). İstanbul: Sabancı Üniversitesi Yayınları.
Feynman, R. (1995). Fizik Yasaları Üzerine. 2.Basım. (Çeviren: Nermin Arık). Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.
Foucault, M. (2022). Bilginin Arkeolojisi. 5. Baskı. (Çeviren:Veli Urhan). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Langins, J. (2021). “Fransız Devrimi Sırasında Sözcükler ve Kurumlar: ‘Devrimci’ Bilimsel ve Teknik Eğitim.” Dilin Toplumsal Tarihi kitabı içinde. (Çeviren: Kadriye Göksel). Editör: Peter Burke, Roy Porter. İstanbul: Islık Yayınları.
Speier, H. (1998). Wit and Politics: An Essay on Laughter and Power. American Journal of Sociology, 103 (5), 1352-1401.
Uygur, N. (1979). Dil Yönünden Fizik Felsefesi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.























