Nisan ayında 9252 öğretmenin çalıştıkları proje okullarından haksız ve hukuksuz şekilde gönderilmesi ile ülke gündemine oturan “Proje Okulları”, 12 Temmuz tarihinde yayınlanan yeni “Proje Okul Yönetmeliği” ile yeniden tartışılmaya başlandı ve eğitimciler, veliler, öğrenciler başta olmak üzere kamuoyu bu okullarda neler yaşandığı sorusuna yanıt aramaya başladı. Ülkenin akademik çıktıları en yüksek olan öğrencilerinin eğitim alacağı bu okullarla ilgili MEB’in kabul edilemez uygulamaları, proje okullarına yapılacak öğretmen atamalarında ve eğitim yöneticisi görevlendirmelerinde sendikal, siyasal ve kişisel yakınlıkların belirleyici olması bu okullarla ilgili halen devam eden tartışmaların asıl nedenleri oldular.
8 Nisan tarihinde, proje okullarından 9252 öğretmenin hukuksuzca gönderilmesi ile 12 Temmuz’da proje okullarına dönük yönetmelik değişikliği arasında ilişki olduğunu öncelikle tespit etmek gerekmektedir. 12 Haziran tarihinde yapılan yönetmelik değişikliği ile çok sayıda Anadolu, Fen ve Sosyal Bilimler lisesinin proje okul kapsamından çıkarılacağı anlaşılmaktadır. Doğal olarak bu okullar artık sadece merkezi sınavla öğrenci alan okullar olmuş olacaklar ve bu okullarda görev yapan öğretmenler için olan “4 yıllık görev süresi” düzenlemesi de artık geçerli olmayacaktır.
MEB, Nisan ayında 9252 öğretmeni “Proje Okullarına Öğretmen Atama ve Yönetici Görevlendirme Yönetmeliğine” dayanarak okullarından göndermiş ve sonra da bu okulların proje okul kapsamından çıkmasına neden olacak bir yönetmelik yayınlamıştır. Bu açıdan bakıldığında MEB’in kendi öğretmenine yaptığının kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Bu durum, mevzuatla MEB’E verilen yetkinin, hizmetin gereği olarak ve adil bir şekilde kullanılmadığı aksine birilerinin istemediği öğretmenlerin proje okullarından gönderilmesi ve aynı anda sendikal, siyasal ve kişisel yakınlıkları olan öğretmenlerin atanması için kullanıldığı anlamına gelmektedir.
12 Temmuz tarihli yeni “Proje Okul Yönetmeliği” pek çok açıdan kamuoyu tarafından ciddi şekilde eleştirilmektedir. Özel program uygulayacak okulların sadece 4 şube öğrenci alabilmesi ve toplamda her yıl sadece 96 öğrenci kabul edebilecek olması, bu okullara alınacak öğrencilerin %1’lik dilimden olması, tüm öğrenciler için yatılılığın esas tutulması, okullara hamilerin atanması ve hamilerin vakıflar aracılığıyla okullarla ilişki kurması, yabancı dil derslerinin öğretmenlerine dönük düzenlemeler, okulların merkezi sınav dışında kendi sınavlarını da yapabilmesi gibi pek çok husus kamuoyunda yönetmeliğin yayınlandığı tarihten bu yana tartışılmaktadır.
Yönetmeliğin bu haliyle uygulanmasının, öğrencilerin eğitim hakkından tam ve eşit yararlanabilmeleri açısından ciddi sorunlara ve engellere neden olacağı açıktır. Ayrıca yönetmelik eğitimle ilgili Anayasa ve yasalarla yapılan pek çok düzenlemeyle de çelişmektedir. İşte tüm bu nedenlerle CHP, yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle 22 Temmuz tarihinde Danıştay’a dava açtı. Umarız Danıştay, konunun hassasiyeti ve yönetmeliğin uygulanması halinde oluşabilecek mağduriyetleri dikkate alarak öncelikle yürütmenin durdurulması konusunda hızla karar verir.
LGS’de Sorunlar ve Sorular Bitmiyor
LGS kapsamında uygulanan merkezi sınavla ilgili tartışmalara geride bıraktığımız hafta ayrıntılı olarak değinmiş ve konunun hassasiyetinden kaynaklı devletin denetim mekanizmalarının devreye girerek tartışmayı bitirmesi gerektiğini ifade etmiştik. Aradan geçen süre içerisinde denetime dönük bir adım atılmadığı gibi Milli Eğitim Bakanı bir grup basın mensubuyla yaptığı sohbet sırasında tartışmayı başka bir boyuta taşıdı; Bakan, aralarında öğretmen olmayan kişilerin de bulunduğu 29 kişinin soruşturma kapsamında valilik tarafından açığa alındığını açıkladı. Bu açıklamanın kendisi dahi soruşturulması gereken bir konu olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu konuda yaşanan diğer bir gelişme de konuyu ilk olarak gazetede haber yapan Cumhuriyet gazetesi haber müdürü Can Uğur hakkında soruşturma açılması oldu. Gazetecinin görevi halkın haber alma hakkını kullanabilmesi için haber yapmaktır. Soruşturmanın Can Uğur’a değil sınavda ihmali ve kusuru olanlara açılması gerekir. LGS kapsamındaki merkezi sınava dönük iddialarla ilgili geçen hafta CHP adına eğitimden sorumlu genel başkan yardımcısı Suat Özçağdaş savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu, bu hafta da yine aynı iddialarla ilgili “Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der)” 25 Temmuz tarihinde İstanbul’da suç duyurusunda bulundu.
MEB tarafından son LGS raporu 30 Haziran 2022 tarihinde yayınlandı ve 2023’de yaşanan kabine değişikliğinden bu yana sınavla ilgili analizlerin bulunduğu raporların yayınlanması durduruldu. LGS kapsamında yapılan merkezi sınavla ilgili tartışmaların başlamasının ardından oluşan kamuoyu baskısı MEB’in sınırlı da olsa, bazı verileri yayınlamasını sağladı. Yayınlanan veriler sadece tam puan alan, %1’lik ve %5’lik dilimde olan öğrencileri kapsadığı için bu verileri kullanarak sınava dönük ayrıntılı bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Zira öğrencilerin %95’ine dönük veriler halen yayınlanmış değil.
Sınırlı sınav verilerinin şaibe iddialarını sonlandırmak ve kamuoyunu ikna etmek amacıyla yayınlandığı açıktır. Oysa verilerin tamamının yayınlanması kamusal bir zorunluluktur ve bu verilerin ayrıntılı analizi eğitimin geldiği aşamanın incelenebilmesi, değerlendirilebilmesi ve gerekli önlemlerin alınabilmesi açısından gereklidir. Bu veriler değerlendirilerek ilkokul ve ortaokul eğitimi ile ilgili önemli sonuçlara ulaşılabilir. MEB, sınavla ilgili tüm verileri ayrıntılı olarak kamuoyu ile paylaşmalıdır.
LGS kapsamında tercih süreci devam ederken yaşanan başka bir sorun da MEB’in okullaşma politikasıdır. Söz konusu okullaşma politikasına göre öğrenciler genel olarak İmam Hatip Okulları ile meslek liselerine yönlendirilmekte, akademik eğitim alma olanağı ise sınırlı sayıda öğrenci için mümkün olmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak da akademik eğitim veren (Fen, Anadolu, Sosyal Bilimler) liselerin kontenjanları sistemli şekilde azaltılırken İmam Hatip Liselerinin ve meslek liselerinin kontenjanları da artırılmaktadır.
Yukarıda sözü edilen politika kapsamında 2020 yılından bu yana merkezi sınavla öğrenci alan Anadolu Liselerinin kontenjanı 8 bin 156, Fen Liselerin kontenjanı 7 bin 290 ve Sosyal Bilimler Liselerinin kontenjanı 3 bin 486 azaltılmıştır; son 5 yılda akademik eğitim veren liselerin kontenjanları 18 bin 932 azaltılmıştır. Aynı dönem içerisinde merkezi sınavla öğrenci alan İHL ve MTAL kontenjanları ise 27 bin 609 artmıştır. Akademik eğitim veren okulların kontenjanlarının azaltılması doğrudan öğrencilerin eğitim hakkı açısından sınırlandırma anlamına gelmektedir. MEB, kamu gücünü hakları sınırlandırmak için değil tüm öğrencilerin eğitim hakkından tam ve eşit yararlanabilmesi için kullanmalıdır.
Sermaye Değil Çocukların Geleceği İçin
MEB, uzunca bir süredir uygulamalarıyla sermayenin ucuz işgücü talebini karşılamaya çalışmaktadır; bunun için mevzuatta değişiklikler yapılmakta, okullaşma politikası buna uygun hale getirilmeye çalışılmaktadır. Milli Eğitim Bakanları değişse de bu politik tercih ve buna bağlı olarak yürüdükleri yol değişmemektedir.
Bu kapsamdaki değişikliklerden biri de 8 Eylül 2023 tarihinde Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinde yapılmış ve 9. sınıfta başarısızlıktan dolayı sınıf tekrarı yapanların, Temmuz ayının son işgününe dek, MESEM’lere nakil yaptırmaları durumunda sene kaybetmeden 10. sınıfa devam edebilmelerine olanak sağlayan bir madde yönetmeliğe eklenmiştir. Aynı tarihte, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinin sorumlu olarak sınıf geçmeyi düzenleyen 58. Maddesinde yapılan bir değişiklikle de sınıf tekrarının önü açılmış ve 2023-2024 Eğitim Öğretim yılı sonunda çok sayıda öğrenci sınıf tekrarı yapmak durumunda kalmıştır.
Aynı gün yapılan bu iki değişikliğin birbirlerinden bağımsız olduğunu düşünmek mümkün değildir. Sonuç olarak çok sayıda öğrenci sınıf tekrarına kalmış ve okul idareleri Temmuz ayının ikinci yarısında velileri okullara çağırarak öğrencilerin nakillerinin MESEM’e alınması durumunda sene kaybedilmeyeceği hususunu iletmiştir. Bu durumun dolaylı bir yönlendirmeye dönüştüğü ve öğrencilerle veliler üzerinde baskı oluşturduğu gözlemlenmektedir.
Temmuz ayının sonuna yaklaştığımız günlerde benzer haberler basında yer almaktadır; okul idareleri öğrenci velilerini okullara çağırmakta ve MESEM’lere çocuklarının nakillerini almaları durumunda sene kaybedilmeyeceğini söylemektedirler. Sınıf tekrarı yapan öğrencilerin başarısızlık nedenlerini araştırarak bu duruma neden olan sorunları çözmek ve çocukların eğitim aracılığıyla yaşamlarında anlamlı değişiklikler yapabilmelerini katkı sunmak yerine çocukların çırak olmasını kolaylaştırarak sermayenin gereksinimlerini karşılamaya çalışmak kabul edilebilir bir durum değildir. MEB’in görevi sermayeye çırak yetiştirmek değil tüm çocukların eğitim hakkından tam ve eşit yararlanabilmesinin koşullarını oluşturmaktır. MESEM uygulaması acilen sonlandırılmalı ve tüm mevzuat çocukların üstün yararını gözeten şekilde yeniden düzenlenmelidir.
MEB Yanlışı Kabul Etti
MEB, görevde yükselme ve unvan değişikliğini düzenleyen yönetmeliğin önemli maddelerinden biri olan 23. maddede 25 Temmuz Cuma günü değişik yaptı. Yapılan değişiklik aslında yapılan bir yanlışın da kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Şöyle ki, söz konusu değişiklikle madde 18 Temmuz 2020 yılındaki haline, bir eksik fıkrayla, yeniden dönmüş oldu. 2020 yılında yapılan değişiklikte maddeye daire başkanlarının nasıl atanacağını düzenleyen 3. fıkra eklenmişti ve bu fıkra 5 Kasım 2021 yılında kaldırıldı ve yeniden de yönetmeliğe girmedi.
Yönetmelik maddesinin, ilçe milli eğitim müdürü olmak için gerekli olan koşulları düzenleyen bölümü 5 yıl içerisinde 3 defa değişmiştir. 2020 yılında, yönetmelikte yapılan değişiklikle ilçe milli eğitim müdürlerinin sınavla atanmış kurum müdürleri veya şube müdürleri arasından seçilmesi düzenlenmiştir. Bu değişiklik iktidara yakın sendika tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepkinin asıl nedeninin, malum sendikanın üyelerinin sınavsız müdür olma oranlarının yüksekliğinden kaynaklı olduğu açıktır.
Maddenin aynı bölümü 5 Kasım 2021 tarihinde yeniden değişmiş ve iktidara yakın sendikanın istediği hale getirilmiştir. İlçe milli müdürü olarak atanacaklarda sınavla eğitim kurumlarına veya şube müdürlüğüne atanma şartı kaldırılmış ve daire başkanlıklarına atanmak için gerekli şartları düzenleyen fıkra olduğu gibi yönetmelikten çıkarılmıştır. 25 Temmuz 2025 tarihinde, yani yapılan son değişiklikle, maddenin ilçe milli eğitim müdürlüklerine atanacaklarda aranan koşulları düzenleyen bölümü 5 yıl önceki, 18 Temmuz 2020 haline geri dönmüştür.
İlçe milli eğitim müdürlerinin taşra teşkilatında sahip olduğu işlevler ve yetki dikkate alındığında bu pozisyonlara yapılacak atamaların liyakat esaslı olması gerektiği açıktır. Ancak, yapılan atamaların sendikal, siyasal ve kişisel yakınlıklara göre yapılmasından dolayı taşra teşkilatında çok fazla sorun yaşanmaktadır. MEB’in yapmış olduğu bu değişikliğin yapısal bir sorunun çözümü olarak görülmese de en azından bir yanlışın kabulü, sınırlı bir liyakat arayışı olarak da okumak gerekir.
Senato Hocaya Yasak
Boğaziçi Üniversitesi yıl boyunca farklı konularla kamuoyunun gündemine geldi ve hakkında çok konuşuldu. Boğaziçi Üniversitesinin bu defa gündeme gelmesine neden olan konu ise üniversitenin senato toplantısına fakültesi tarafından seçilen bir hocanın alınmaması oldu. Boğaziçi Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Ünal Zenginobuz, daha önce de senato toplantısına alınmamış, bu uygulamaya karşı açtığı davayı kazanmıştı. Mahkeme, Zenginobuz’un katılmadığı senato toplantılarında alınan kararları iptal etmiş ve Zenginobuz’un senato üyeliğinin devam etmekte olduğuna karar vermişti.
Ünal hocanın senato toplantısına katılmaması için üniversite yönetimi bu defa da Zenginobuz’a 3 ay görevden uzaklaştırma cezası verdi. Cezanın verilmesinin nedeni olarak açılan bir soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi gerekçe olarak gösterilse de asıl hedefin Zenginobuz’un senato toplantısına katılmasını engellemek olduğu açıktır. Üniversitelerin “tek adamları” olan rektörler hegemonyalarının zayıflatılmasına tahammül edememekte, böyle bir durum olursa da yetkilerini sınırsız ve hukuksuz şekilde kullanmaktan çekinmemektedir. Oysa üniversite özgürlüğün, eşitliğin ve eleştirel düşüncenin yaşam bulduğu alanlar olmalıdır.
Son söz olarak; Eskişehir’de yitirdiğimiz on kardeşimizi saygıyla anıyorum. Yangınlarda canlarımızı yitirmediğimiz, ormanlarımızın kül olmadığı günlerde görüşmek üzere.























