2025-2026 Eğitim Öğretim Yılında ilk ders zili 8 Eylül Pazartesi günü çalacak ve 20 milyona yakın öğrenci, 1 milyondan fazla öğretmen ders başı yapacaklar. Geçtiğimiz eğitim yılı başında okullarda yaşanan temizlik sorunu anımsandığında, akla ilk gelen soru doğal olarak bu sene de benzer sorunların yaşanıp yaşanmayacağı ile ilgili oluyor. MEB, her ne kadar TYP kapsamında belirli sayıda emekçinin okullarda istihdam edileceğini açıklasa da bu durum kaygıları gidermeye yetmiyor.
Eğitim kurumlarında kadrolu yardımcı personel istihdamı yeterli değil. Okulların temizlik ve güvenlik gibi gereksinimleri taşeron firmalardan hizmet alım yolu ile yapılıyor ve bunun için gerekli olan kaynak da kantin ve varsa spor salonlarının kira gelirleriyle, okul aile birliklerinin velilerden topladıkları ödentilerle ve aldıkları bağışlarla oluşturuluyor. Bu durum, kaçınılmaz olarak okullar arasında ekonomik eşitsizlikler oluşmasına neden oluyor. Söz konusu eşitsizlikler de öğrencilerin eğitim yaşantısını doğrudan etkiliyor.
Okulların gereksinimlerinin devlet tarafından genel bütçe kaynakları ile karşılanması yerine bunların hizmetten yararlanan aileler tarafından finanse edilmesinin gerektiği düşüncesi, kamusal hizmetleri devletin görevi olarak görmeyen, bunları devletin üzerinde yük olarak tanımlayan piyasacı yaklaşımın sonucu. Bu yaklaşımın savunucuları olan kesimler, kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi gerektiğini, özelleştirilemediği durumlarda ise ticarileştirilmelerinin zorunlu olduğu tezini savunuyorlar. Söz konusu yaklaşımın ülkemizin kamu yönetiminde de egemen olmasından dolayı okulların temizlik ve güvenlik hizmetleri şimdilik yarı özelleşmiş durumda.
MEB, sene başlarında gönderdiği genelgelerle okulların eğitim öğretime hazır hale getirilmesini istiyor ancak bunun için gerekli kaynağı okullara göndermiyor ve okullar için gerekli olan bütçenin eğitim yöneticileri tarafından oluşturulmasını istiyor. Okulların giderlerini karşılama zorunluluğu, eğitim yöneticilerini okul aile birliklerinin meşru ve yasal gelirleri dışında kaynak üretmeye zorluyor ve kayıt parası tartışmaları da işte tam da bu noktada karşımıza çıkıyor.
Kayıt parası, kamusal eğitim hakkı fikrine karşı bir olgudur ve eğitim hakkını ortadan kaldırır. Hiçbir koşulda kayıt parası istenmesi ve velilerin bu parayı ödemeye zorlanması kabul edilebilir bir durum değildir. Diğer taraftan, okulların giderlerinin karşılanması ve öğrencilerin sağlıklı koşullarda eğitim alabilecekleri fiziksel özelliklere sahip hale getirilmesi zorunluluğu vardır. Bu da doğrudan devletin görevi ve sorumluluğudur. MEB, sayfalarca genelge yazmak yerine öncelikle okulların gereksinimlerinin karşılanması için gerekli adımları atmalı ve yeterli kaynağı okullara göndermelidir. Kamu kaynakları kamu okulları için kullanılmalıdır. İki hafta sonra açılacak olan okulların eğitim öğretime hazır olup olmadığını yakından izlemeye deva edeceğiz.
Mesele Kıyafet Değil Geleceğimizdir
MEB tarafından yayınlanan, “2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı’na İlişkin İş ve İşlemler” başlıklı genelgenin öğretmenlerin kıyafetleriyle ilgili olan 18. maddesi oldukça fazla tartışıldı. Genel olarak sene başlarında yayınlanan genelgelerde öğretmenlerin kıyafetleriyle ilgili bir madde olur. Ancak bu sene söz konusu maddenin daha fazla gündem olmasının nedeni, madde metninin geçtiğimiz yıllardan farklı bir içerikle kaleme alınmış olmasıydı.
Bir önceki yıl yayınlanan genelgede kıyafetlerle ilgili maddede, “öğretmenlerin kıyafetleriyle öğrencilere rol model olmasından” söz edilmiş ve kılık kıyafet yönetmeliğine bir gönderme yapılmıştı. Ancak ilgili maddede kılık kıyafet yönetmeliğine uygun giyinilmesine dönük belirleyici bir ifade yoktu. Bu sene yayınlanan genelgede ise öğretmenlerin kılık kıyafet yönetmeliğine uygun kıyafet seçimine özen göstermesi maddeye girdi ve bunun da eğitimci formasyonuyla ilişkili olduğu ifade edildi. Diğer bir ifadeyle, MEB, geçtiğimiz yıldan ileri bir adım atarak öğretmenlerin kıyafet yönetmeliğine uygun şekilde giyinmesi konusunda daha ısrarcı olacağı mesajını vermiş oldu.
Öncelikle belirtmek gerekir ki öğretmenler eğitim emekçileridir ve tüm emekçiler gibi, işlerini yaparken hangi kıyafetleri giyeceklerine karar vermek öğretmenlerin en doğal ve vazgeçilmez haklarıdır. Öğretmenlerin kıyafetlerine yönetmelikle karar verilmesi onların emekleri ve yaptıkları iş üzerindeki kontrollerini sınırlandırır. Öğretmenlerin kıyafetine dışarıdan zorlayıcı şekilde verilen bir karar, sonrasında çalışma biçimi, çalışma koşulları ve diğer hakları da kapsayabilir. Hakların bütünlüğü yaklaşımı ile vazgeçebileceğimiz tek bir hakkımızın dahi olmadığını ifade etmek gerekir.
Öğretmenlerin kıyafet seçimi konusunda yönetmeliğe veya yönlendirmeye ihtiyacı yoktur. Her öğretmen sınıf içerisinde, öğrencilerle bir çalışma yaparken ya da herhangi bir eğitsel faaliyette nasıl giyinmesi gerektiğini bilir ve ona göre de seçimini yapar. Bu durum öğretmenlik formasyonunun bir parçasıdır ve ilkesel olarak her öğretmenin eğitim fakültesinden bu beceriyi edinmiş olarak mezun olduğuna inanmak gerekir.
Diyanet hutbeleriyle kadınların kıyafetlerinin şekillendirilmeye çalışıldığı bu dönemde kıyafetle ilgili tartışmaların sadece giysilerle sınırlı olmadığını, bir yaşam biçimi dayatması ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Öğrenci kıyafetlerinde yeniden tek tipe dönülmesinin ardından öğretmen kıyafetleriyle ilgili atılan adımın da aynı bakış açısının ürünü olduğunu biliyoruz. Öğretmenler, tüm haklarıyla birlikte kıyafet seçme haklarına da, geleceklerine de sahip çıkacaklardır.
Eğitimin Sorunlarını Çözmez ama Kampanya Yapar
MEB, geçtiğimiz hafta içerinde bir telefon firmasıyla yaptığı anlaşma sonucu hazırlanan kampanyanın duyurusunu yaptı. MEB ile Türk Telekom arasında yapılan anlaşmaya göre öğretmenlere ve Bakanlık personeline avantajlı telefon kullanım olanaklarının sağlandığı iddia edildi. Daha ilginç olan ise bu kampanyanın öğretmenlerin talepleri doğrultusunda yapıldığı ve yapılma gerekçesinin de öğretmenlere ve Bakanlık personeline emeklerinden kaynaklı duyulan minnet olduğuydu.
Öncelikle MEB’in bir kamu kurumu olduğu ve ticari bir firmayla böylesi bir kampanya yapmasının kamu kurumu olma özelliğine uygun olmadığını ifade etmek gerekir. MEB, kurumun olanaklarını bir ticari firmanın faaliyeti için kullanmamalı, bir firmanın öğretmenler aracılığıyla kar etmesine katkı sunmamalıdır.
Öğretmenlerin hiçbir konuda taleplerini dikkate almayan MEB’in böylesi ticari bir kampanyayı yapma gerekçesini öğretmenlerden gelen taleplere dayandırması ise ayrıcı şaşırtıcıdır. Mülakat mağdurları sorunlarının çözümünü talep ediyor, proje okullarından hukuksuzca gönderilen öğretmenler yaşadıkları adaletsizliğin giderilmesini talep ediyor, atama bekleyen öğretmenler ek kontenjan talep ediyor, il dışına tayin olmak isteyen öğretmenler 2. il dışı hakkı talep ediyor, tüm öğretmenler ekonomik ve özlük haklarının iyileştirilmesini talep ediyor ancak MEB bunların hiçbirini duymuyor, bu taleplerle ilgili adım atmıyor ama öğretmenlerden gelen talep sonucunda telefon kampanyası yapıyor, ilginç gerçekten.
MEB, öğretmenlere ve Bakanlık çalışanlarına emeklerinden kaynaklı minnet gösterecekse eğer, bunun için öncelikle eğitim emekçilerinin statüsünü güçlendirmesi, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmesi gerekir. MEB, öğretmenler için anlamlı işler yapmak istiyorsa mağdur edilen öğretmenlerin sorunlarını çözerek işe başlaması gerekir.
MEB’in Re’sen Atama Israrı
2025 yılında sadece 15 bin öğretmenin istihdam edilecek olması ve ücretli öğretmen sayısının 100 bine yaklaşması MEB’in öğretmen açığı sayısını azaltmak için başka formüller üretmeye çalışmasına neden oldu. Öğretmen açık sayısını azaltmak için bulunan yollarından en önemlisi norm kadro ve ihtiyaç fazlası öğretmenlerin mesafe gözetmeksizin öğretmen açığı olan okullara istekleri dışında, re’sen atanması oldu. Hatta proje okullarından hukuksuzca gönderilen 9252 öğretmenin okullarından alınmasında bu yöntemin uygulanacak olmasının da etkili olduğunu bugünden geriye dönerek baktığımızda rahatlıkla ifade edebiliriz.
Norm kadro ve ihtiyaç fazlası öğretmenlerin Ağustos ayı yer değiştirme takvimine göre yer değişikliği başvurularının 20-22 Ağustos tarihlerinde yapılması, atama sonuçlarının ise 25 Ağustos tarihinde açıklanması gerekiyordu. Ancak MEB oldukça tartışmalı bir gerekçeyle yer değişikliği başvurularını 25 Ağustos tarihine kadar uzattı; gerekçe bazı öğretmenlerin re’sen atama yapılmayacağı bilgisiyle yer değişikliği başvurusu yapmaması olarak ifade edildi.
Yer değişikliği başvuru süresinin uzatılma gerekçesi MEB’in re’sen atamaları yapacağı olarak okunabilir. Bu durumda da çok sayıda öğretmenin, özellikle de proje okullarından hukuksuzca gönderilen öğretmenlerin, ikamet ettikleri ilçelerde veya yakın ilçelerde başvuru yapabileceği açık okul olmamasından ya da sınırlı sayıda olmasından dolayı mağdur olma olasılığı yükselmektedir. Öğretmenlerin istekleri dışında okullara atanması bir anlamda sürgündür, öğretmenlerin iradeleri ve tercihleri yok sayılarak atamaları yapıldığı için kabul edilemez. Öğretmen açığı öğretmenleri mağdur ederek değil yeterli sayıda öğretmen istihdam ederek kapatılabilir.
Okul Özgürleşme Mekanıdır
Düzce’de bulunan Turgut Özal Anadolu Lisesine çocuğunu kaydettiren bir veliye okul yönetimince verilen “Okulda Uyulması Gereken Kurallar” listesinin sosyal medyada paylaşılması ile okullarla ilgili yeni bir tartışma başladı. Söz konusu listede, kantin sırasında kız ve erkek öğrencilerin ayrı ayrı sıralarının olması, öğrenci servislerinde kız çocuklarının asla ön koltuğa oturmaması gerektiği ve kız- erkek öğrencilerin aşırı samimi davranmamaları gibi akıl almaz pek çok kural bulunmakta.
Söz konusu kuralların sadece bu okula özgü olmadığını ve bu türden yasaklamaların çok sayıda okulda yaygın olarak öğrencilere dayatıldığının farkındayız. Toplumsal yaşamın dini değerlere göre yapılandırılmaya çalışıldığı bu dönemde okul yöneticilerinin de durumdan vazife çıkararak böyle zorlayıcı ve kabul edilemez uygulamaları yaşama geçirmeye çalıştıklarını gözlemlemekteyiz.
Okullar çocukları özgürleştiren ve onları geleceğe hazırlayan kurumlar olmak durumundadır. Okul, öğrencinin soru sorma, sorgulama, eleştirel düşünme, sosyalleşme gibi pek çok beceriyi edinerek dünyayı ve kendini keşfettiği en önemli özgürlük alanı olmalıdır. Öğrencileri, bu türden kurallarla ve dayatmalarla belirlenen kalıpların içerisine sokma çabasından artık vazgeçilmelidir.
Tüm çocukların eğitim hakkından tam yararlandığı günler dileğiyle, görüşmek üzere…























