Geçtiğimiz hafta, Milli Eğitim Bakanının Anadolu Ajansının ”Editör Masası” programında öğretmen atama sayılarına dönük olarak yapmış olduğu açıklamaları değerlendirmiştik. Milli Eğitim Bakanı, öğretmen atama sayılarının azlığını öğretmen açığının “minimize” olmasına bağlamış ve yüksek sayıda atamaların artık yapılmayacağını ifade etmişti. Ancak biz, durumun böyle olmadığını zira bir önceki yılın ücretli öğretmen sayılarının yüksek olmasının, öğretmen açığının ciddi boyutlarda olduğunu ortaya koyduğunu belirtmiştik.
İlçe Millî Eğitim Müdürlüklerinin ücretli öğretmen görevlendirme listelerini yayımlamaya başlamasıyla birlikte, öğretmen açığının boyutları da net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Bu bağlamda, Şanlıurfa’nın Siverek ve Şırnak’ın Silopi ilçeleri dikkat çeken iki örnek olarak öne çıktı.
Siverek ilçesinde bugüne kadar görevlendirilen ücretli öğretmen sayısı 912’dir. İlçede görev yapan toplam öğretmen sayısı ise 4.257’dir. Bu durum, öğretmenlerin yaklaşık %21’inin ücretli statüde çalıştığını göstermektedir. Silopi ilçesinde ise şu ana dek 396 ücretli öğretmen görevlendirilmiş olup, ilçedeki toplam öğretmen sayısı 2.296’dır. Bu da %17’ye yakın bir orana karşılık gelmektedir.
Siverek’te bir ortaokulda, 8. sınıf düzeyinde kadrolu tek bir öğretmen dahi bulunmadığı için velilerin tepki gösterdiği öne sürülen bir video, geçtiğimiz hafta sosyal medyada paylaşılmıştır. Bu iddia doğru ise durumun göründüğünden çok daha ciddi olduğu anlaşılmaktadır.
Ücretli öğretmen sayısının bu denli yüksek olduğu yerlerde, çocukların eğitim hakkından tam anlamıyla yararlandığını söylemek mümkün değildir. Eğitim hizmeti, diğer kamu hizmetleri gibi sürekli ve düzenli olmak zorundadır. Bu da ancak kadrolu ve güvenceli çalışan öğretmenlerle sağlanabilir.
Millî Eğitim Bakanlığı, öğretmen açığını kapatmak için bir yandan ücretli öğretmen görevlendirmekte, diğer yandan ise norm kadro fazlası öğretmenleri istekleri dışında re’sen atama yoluyla görevlendirmektedir. Ancak re’sen atamalar, öğretmenler açısından mağduriyet yaratmaktadır. Öte yandan, ücretli öğretmenlik sistemi hem öğretmenler hem de öğrenciler açısından son derece sorunlu bir yapıya sahiptir.
Öğrencilerin eğitim hakkından tam ve eşit biçimde yararlanabilmesi için, öğretmen açığı hızla kapatılmalıdır. Millî Eğitim Bakanlığı, öğretmen açığının ciddi boyutlarda olmadığı yönünde bir algı oluşturmaya çalışmak yerine, yeterli sayıda öğretmen ataması için gerekli adımları atmalıdır. Yapılacak atama sayısı, en az ücretli öğretmen sayısı kadar olmalıdır.
Atama Bekleyen Öğretmenler Diyarbakır’dan Seslendi
2024 KPSS sonuçlarına göre atama bekleyen öğretmenler, ek atama yapılması için aylardır Milli Eğitim Bakanlığı’na ve siyasi iktidara seslerini duyurmaya çalışıyor. KPSS puanları yüksek olmasına rağmen, açıklanan düşük kontenjanlar nedeniyle birçok öğretmen atanmadı. Bugüne kadar Türkiye’nin pek çok ilinde bir araya gelen öğretmenler, ek atama taleplerini dile getirdiler. Daha önce Ankara, İstanbul, Bursa, Şanlıurfa ve Konya’da seslerini duyurmaya çalışan öğretmenlerin bu haftaki buluşma adresi Diyarbakır oldu.
Ancak öğretmenlerin Diyarbakır’da taleplerini kamuoyuyla paylaşmasından sadece saatler önce, Milli Eğitim Bakanı katıldığı bir televizyon programında ek atama yapılmayacağını açıkladı. Bakan, ek atamaya kapıyı kapatırken gerekçe olarak 2025 yılı için öğretmen istihdamı sayısının Bütçe Kanunu ile belirlendiğini ve bu rakamın artık değişmeyeceğini ifade etti.
Eğer 2025 yılında atanacak öğretmen sayısı bütçe kanunu ile önceden belirlenmişse, o hâlde neden aylarca öğretmenler kontenjanların açıklanmasını beklemek zorunda bırakılmıştır? Neden kamuoyuna “kontenjanlarla ilgili çalışmalarımız devam ediyor” şeklinde açıklamalar yapılmıştır? Sonucu baştan belli olan bir süreç için öğretmenlerin uzun süre beklenti içinde tutulması doğru değildir.
Daha da önemlisi, ekonomik gerekçelerle öğrencilerin eğitim hakkı ve öğretmenlerin çalışma hakkı sınırlandırılamaz. Türkiye’de öğretmen açığı bu kadar yüksekken, bütçe kısıtlamaları gerekçe gösterilerek öğretmen alım sayılarının düşük tutulması kabul edilemez. Bu durum, hem eğitimin niteliğini düşürmekte hem de binlerce öğretmeni mağdur etmektedir.
Ek bütçe çıkarılarak ek atama yapılması mümkündür ve içinde bulunduğumuz dönemin gereği de budur. Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmenlerin haklı taleplerine kulak vermeli ve gereğini yapmalıdır.
Re’sen Atamalar Geri Alınmalıdır
Millî Eğitim Bakanlığı, önce ilçe grupları içinde, ardından da il genelinde norm kadro ve ihtiyaç fazlası öğretmenleri re’sen atayarak önemli mağduriyetlerin yaşanmasına neden olmuştur. Yapılan bu işlemler, kamuoyunda ciddi tepkilere yol açmış; bunun üzerine norm kadroların güncellenmesi istenmiş, ancak bu adım da soruna gerçekçi ve makul bir çözüm üretmemiştir.
Özür grubu kapsamında il millî eğitim müdürlüklerine atanan öğretmenlerin yaşadığı sorunlar ise ayrıca değerlendirilmelidir. MEB, özür grubu atamalarına ilişkin yayımladığı kılavuzda, il emrine atanan öğretmenlerin daha sonra il içinde re’sen atanacağını belirtmemiştir. Bu durum önceden bilinseydi, birçok öğretmen mazeret grubundan tayin başvurusunda bulunmayacaktı.
Bir diğer sorun ise ilçe gruplarının oluşturulma biçimiyle ilgilidir. İlçe gruplarının coğrafi olarak çok geniş alanları kapsıyor olması, öğretmenlerin atamadan ziyade adeta bir sürgüne gönderilmesine neden olmaktadır. MEB, ulaşım olanaklarının neredeyse bulunmadığı mesafelerdeki okullara atanan öğretmenlerin yaşadığı güçlükleri görmezden gelmektedir. Oysa Millî Eğitim Bakanlığı’nın en önemli sorumluluklarından biri, öğretmenlerin karşılaştığı sorunlara çözüm üretmek olmalıdır.
Çözüm açıktır: Öğretmenleri mağdur eden re’sen atamalar iptal edilmeli; öğretmen açığı ise yapılacak ek atamalarla kapatılmalıdır.
Okul Terkinin Nedeni Karma Eğitim Değildir
Karma eğitime karşı olan bazı kesimler, uzun süredir ellerine geçen her fırsatı kullanarak bu uygulamanın sonlandırılması yönünde kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki, Millî Eğitim Bakanlığı’nın bazı uygulamaları da karma eğitimin fiilen ortadan kaldırılmasına zemin hazırlayan örneklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Geçtiğimiz hafta bazı illerde açılan yalnızca kız veya erkek öğrencilerin kabul edildiği ortaokulları bu bağlamda değerlendirmiştik.
Millî Eğitim Bakanı, Cumartesi günü katıldığı bir televizyon programında, kız çocuklarının okul terkiyle ilgili bir soruya yanıt verirken, “Bazı ailelerin okullarda karma eğitim olduğu gerekçesiyle çocuklarını okula göndermediğini; Bakanlığın da bu nedenle bazı uygulamalarla kız çocuklarının eğitimine devam etmesini sağladığını” ifade etti.
Ancak kız çocuklarının okul terkini karma eğitimle ilişkilendirmek, oldukça zorlama bir yorumdur. Sahada yapılan birçok çalışma, kız çocuklarının eğitime devam edememesinin en temel nedenlerinden birinin yoksulluk olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle, özellikle kız çocuklarının okul terki gibi ciddi bir sorun, bilimsel yöntemlerle ele alınması gereken çok boyutlu bir konudur.
Karma eğitim gibi temel ve ilkesel bir konuda yürütülen tartışmaların da bilimsel bir zeminde, veriye dayalı analizlerle yapılması gerekir. Eğitimle ilgili kararlar ve uygulamalar; zorlama yaklaşımlarla değil, bilimsel araştırmalar ve toplumsal uzlaşı temelinde
şekillendirilmelidir.
Zorunlu Eğitimin Karşıtı Kamuoyu Bilmecesi
Zorunlu eğitimin süresinin kısaltılmasına yönelik tartışmaların, belirli çevreler tarafından ısrarla sürdürüldüğünü önceki yazılarımızda değerlendirmiştik. Millî Eğitim Bakanı da bu süreci takip ettiklerini, kamuoyunda zorunlu eğitimin süresinin azaltılması yönünde bir eğilim oluştuğunu ve yürütme organının da bu doğrultuda gerekli adımları atacağını ifade etmişti.
Bakan, Cumartesi günü yaptığı bir başka açıklamada ise zorunlu eğitim karşıtı çevreleri tanımlarken, düşünce kuruluşlarını ifade eden “think tank” terimini kullandı. Eğitim alanında faaliyet gösteren bazı “think tank” yapıların, zorunlu eğitimin süresinin kısaltılması yönünde çalışmalar yürüttüğünü belirtti. Ayrıca, mesleki eğitime ilişkin bazı konuların da bu çerçevede ele alındığını dile getirdi.
Zorunlu eğitime karşı olan dini ağırlıklı yapılar, bazı siyasi partiler ve bir sendikanın düşünce kuruluşları olarak tanıtılarak yaptıkları açıklamalarla, kamuoyunda bu görüşlerin bilimsel temellere dayandığı algısını oluşturmaya çalıştıklarını gözlemliyoruz. Oysa bu açıklamaların, bilimsel bulgulara değil, açıkça politik referanslara dayandığı görülmektedir.
Daha da önemlisi, zorunlu eğitim gibi temel bir konuda yalnızca birkaç kurumun açıklamalarını esas alarak “kamuoyunda bu yönde bir görüş oluşmuştur” şeklinde bir çıkarımda bulunmak doğru değildir. Gerçek anlamda bir kamuoyu ancak farklı toplumsal kesimlerin sürece dahil olmasıyla oluşabilir. Oysa bugün, zorunlu eğitimin süresinin kısaltılması yönünde görüş bildirenler, yalnızca kamuoyunca bilinen ve sayıca sınırlı birkaç yapıdır. Bu dar görüşleri temel alarak eğitim politikaları geliştirmek, toplumun geniş kesimlerini dışlamak anlamına gelir.
Yürütmenin, eğitimle ilgili kararlarını yalnızca kendisine siyasal olarak yakın kurumların önerilerine göre şekillendirmesi, bilimsel, demokratik ve katılımcı bir yaklaşımdan uzaktır.
Ismarlama açıklamalara dayalı olarak, milyonlarca öğrencinin geleceğini doğrudan etkileyecek kararlar alınamaz. Zorunlu eğitim gibi
kamusal ve hayati öneme sahip bir konuda atılacak her adım, ancak bilimsel veriler, toplumsal ihtiyaçlar ve geniş katılımlı bir uzlaşı temelinde şekillendirilmelidir.
Öğrencilerin öğretmenlerine, öğretmenlerin okullarına kavuştuğu bir hafta olması dileğiyle, görüşmek üzere…























