2024-2025 öğretim yılının sonuna gelindi.
Bu “son”a şu sorular ışığında bakılabilir:
* 19 milyon dolayında ilk ve ortaöğretim, 7 milyon dolayında yükseköğretim öğrencisini kapsayan öğretim yılı boyunca Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile Yükseköğretim Kurumu (YÖK) hanesine yazılacak bir “başarı öyküsü” var mı ele avuca gelen?
* Geride bıraktığımız öğretim yılı bir yana; son 5 yıl içinde göze çarpan bir “başarı öyküsü” var mı?
* Genişletelim halkayı: Son 10 yıl içinde?…
* Ya 15, 20 yıl içinde?…
* AKP iktidarının 23 yılı boyunca anmaya değecek bir “başarı öyküsü” sorulsa?…
Bir Başarı Öykümüz Var Mı?
Eğitim tarihimize boylu boyunca bir “gerileme dönemi” olarak geçecek bu 23 yılın öncekilerden ayrı, kendine özgü karakteriyle değerlendirilmesi gerektiği gerçeğinin altını çizerek aslında bu “başarı öyküsü”nün sınırlarını daha da gerilere götürebiliriz. Cumhuriyet’in ilk çeyreğinden sonraki ortalama üç çeyreklik dönem sorgulandığında ara ara rastlanabilecek olası küçük çaplı bir iki kıvılcım dışında herhangi bir “başarı öyküsü” yoktur.
Yakın geçmişimiz, dünyadaki gelişmeler ölçü alındığında altyapısal artış, öğrenci-öğretmen sayısındaki yükseliş gibi biçimsel değişiklikler dışında içerik, verim ve çıktılar bakımından hiçbir “başarı öyküsü” barındırmıyor ne yazık ki. Nüfus artışı ve teknolojik gelişmelerin doğurduğu söz konusu nicel artışın niteliğe etkisi, ülkemizin “zarar” hanesini büyütmüş bulunuyor. Bunun sonuçlarını sanayileşme masallarının çoktandır yitip giden inandırıcılığından ekonomik çöküşe, sağlıkta şirazesinden çıkmış sistemden varlığıyla yokluğu belirsiz tarımsal tabloya dek her alanda gün gün yaşayan bir toplumuz. Plansız programsız, sağlıksız kentleşme girdabında trafikteki sıkışıklığı, tüketim toplumuna özgü pazar alışverişleriyle AVM patlamasını, cep telefonu çılgınlığıyla konut alıp satmayı gelişmişlik göstergesi diye yutturmaya çalışan bir üst söylemin yaygarasıyla kulaklar şişti.
Elde Kalanlar
Dönelim başa; kimimizin doğrudan, kimimizin dolaylı olarak içinde olduğu bir öğretim yılından veriler ışığında elimizde kalanların ne olduğuna…
1. İlkokuldan üniversiteye, alacağı diplomanın ne işe yarayacağını bilmeyen, gelecek kaygısıyla yaşamı karabasana dönüşen yaklaşık 27 milyon öğrenci,
2. Belirsizlikler nedeniyle çocuklarının geleceğine ilişkin bir öngörüde bulunma yetisini yitiren yaklaşık 55 milyon veli,
3. Sayıları 1 milyonu bulan ataması yapılmayan öğretmen,
4. Açıköğretim aldatmacasıyla örgün eğitimden koparılan yaklaşık 2 milyon orta-lise öğrencisi,
5. Herhangi bir işte ya da okulda izlerine rastlanmayan 15-30 yaş arası 5 milyon genç,
6. “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) gibi sözleşmelerle okullara serpiştirilen tarikat-cemaat militanları;
7. Bilimsizleştirilen içeriği ve süre-sınav biçimleriyle gündemden düşmeyen “eğitim sistemi”,
8. Görev bölgesine ilişkin hiçbir yeni, verimli, bir yaraya merhem olacak gerçekçi tasarımı olmadığı için günaşırı siyasal çıkışlarla gündemde kalmaya çalışan bir Milli Eğitim Bakanı,
9. Çankırı ve Karabük Üniversitelerindeki gibi kendilerine 1-1 buçuk milyon lira maaş bağlayan üniversite rektörleri,
10. Çağın ve yaşamın gerçekliklerini göremeyip hâlâ “dindar ve kindar bir nesil” yetiştireceğini sanan bir siyasal iktidar…
Tükenmişlik Sendromu Bu
AKP iktidarının çağ, dünya ve ülke gerçeklerini bir yana koyup salt bu öğretim yılı için değil, parçası olduğu siyasal İslam’ı ülkenin kalıcı iktidarına dönüştürmek için başından beri amaçladığı, şu son maddedeki “dindar ve kindar nesil” konusudur. İki yıldır kullandıkları “21 Yüzyıl Maarif Modeli” de bu çabanın şişirilmiş balonundan başka bir şey değildir. Çünkü en basiti, ‘evrim’den söz etmenin yasaklandığı bir “model”le 21. yüzyıla değil, 11. yüzyıla gidilir.
Onca uğraşlarına karşın böyle bir “nesil” yaratamadıklarını görmek için yanımızda yöremizdeki genç kuşağın gündelik yaşamını gözlemlemek yeterlidir. Bu yetmezse türlü verilere bakılabilir. Ipsos Araştırma Şirketi ölçümleri, Türkiye’de en çok güvenilen mesleklerin ilk üç sırasında bilim insanları, doktorlarla öğretmenler olduğunu, sondan bir önceki sırada ise yüzde 12 ile din adamlarının bulunduğunu gösteriyor. (Meraklısı için: En güvenilmez olanlar, politikacılar, yüzde 11’le.)
İktidarın zorlamayla, dayatmayla sürdürdüğü “dindar-kindar nesil” politikasına karşın 2008’de yüzde 2 olan ‘ateist’ oranı geçen yıl yüzde 8’lerde görünüyor. “Hayat Tarzları Araştırması” bulguları, 2008’de yüzde 55 olan dindar kitle oranının 2024’te yüzde 46’ya indiğini gösteriyor. Ertuğrul Özkök, 2023 başlarındaki bir yazısında şunları söylüyor:
“Bir haftadır önümde Türkiye’nin ciddi bazı araştırma kuruluşlarının ve istatistik kurumlarının 2022 rakamları duruyor.
Bunlar Speed medya adlı bir kuruluş tarafından raporlanıyor.
Aralarından biri var ki, habire şeytan oluyor, gidip gelip dürtüyor beni…
Media Cat ve dünyanın en büyük araştırma kuruluşlarından biri olan İPSOS’un ‘2022 güven endeksi’ çalışmasının sonucu bu…
Başlığı ‘Türkiye’nin en güvenilir ünlüleri…’
Sorular, belli bir isim listesi verilip oradan sorulmamış.
Yani deneklerden ‘akıllarına gelen’ ünlüleri yazmaları istenmiş.
İlk 5 sıraya bakıyorum:
(*) Haluk Levent (Yüzde 69)
(*) Müge Anlı (Yüzde 63)
(*) Kenan İmirzalıoğlu (Yüzde 52)
(*) Şener Şen (Yüzde 56)
(*) Tarkan (Yüzde 47)
On birinci sırada Acun Ilıcalı, 20’inci sırada Gülse Birsel var.
Ama ilk 20’de Külliye’ye çıkan tek bir sanatçının adı bile yok.
Tek gazeteci ise 19’uncu sıradaki Uğur Dündar…”
Sıralamada örneğin sarayın gözdesi Ali Erbaş (Diyanet İşleri Başkanı) da yok, geçenlerde üniversite üniversite gezdirilerek konferanslar verdirilen (6 yaşındaki kız çocuğunun evlendirilebileceğini savunan) Nurettin Yıldız da…
Biten öğretim yılı, mevcut iktidarın 23 yılı gibi çöküşün yeni adımı olmuştur, bütün alanlardaki gibi. Ondandır, sıkışmışlığın, çaresizliğin acısıyla muhalif partilerle belediyelere sardılar son aylarda. Ne eğitimde inandırıcılıkları kaldı artık, ne ekonomide, ne sağlıkta, ne şunda, ne bunda.
“Tükenmişlik sendromu” bu olsa gerek.























