Aziz Nesin, Yön dergisinin 7 Nisan 1967 tarihli sayısında Emin Türk Eliçin’in ölümünün birinci yılı için bir yazı yazar. Nesin, yazısında Türkiye’de ilerici güçlerin 30 – 40 yıllık bir sürede birikim sağlamak için çalıştığını, bu birikimin sağlandığını ve 1960’ta bir fışkırma olarak ortaya çıktığını, sonrasında ise; birikimi sağlayanların yaşamlarının hatta pek çoğunun adlarının bile bilinmezlik içinde kaybolup gittiğini belirtir. Nesin, yazısına şöyle devam eder; “Bu dönemdeki ağır mücadelelerin ne tarihi yazılabilmiş ne de bu mücadele sanat eserlerinde yansımıştır. Bu dönemin belgelerini bulmak bile güçtür. Belki bu belgelerin pek azı polis arşivlerinde, askeri ve sivil adliye mahzenlerinde bulunabilecektir. O korkunç dönemi yaşayanlar, olaylarında rol alanlar, tanıklık edenler de teker teker aramızdan göçüp gitmektedir. Böylece bugünkü fışkırmanın birikimini sağlayan 30-40 yıllık bir dönem büsbütün karanlığa gömülüyor.” (Nesin, Yön Dergisi 1967)
Karanlığı Savunanların Mücadele Yöntemi İlerici Aydınları İşsiz, Aç Bırakmak, Zorluk İçine Sokmak, Onları Kendi Alanlarında Yok Saymak…
Aziz Nesin bu kırk yıl içinde aydınlara yapılan baskıyı da anlatır yazısında: “…tepki pisti, sinsiydi, birden değil ama yavaş yavaş kahrederek, ezerek yok ediciydi. Güçlü tepkicilerin, karanlığı savunanların mücadele yöntemi ilerici aydınları işsiz, aç bırakmak, zorluk içine sokmak, onları kendi alanlarında yok saymak, sürekli polis baskın altında tutmak, hapsetmek, izlemek, sürgün etmek, arkadaşsız, dostsuz, eşsiz, çevresiz bir yıkıntı içinde bırakmak ve böylece kahrederek tüketmek, bu bir döneme damgasını vuran ilerici aydınların dramıdır. İşte bugün bilinmeyen bu dramdır. Bilinmediği için de o kapalı örtük döneminde neler yapıldığını bilmeyen bugünkü birikimin nasıl ne kahırlar uğruna sağlandığını araştırmayan bazıları, her konuda ama özellikle toplumculuk konusunda Amerika’yı yeniden keşfettiklerini sanıyorlar.” A.g.yazı)
Aziz Nesin yazısının devamında dostu Emin Türk Eliçin’in de bu kahrolmuş kuşaktan bir aydın olduğunu ifade ederek Eliçin’in kendisine “Bizler bu acıyı fazlasıyla tatmış birçoklarımız bu yüzden kahrolmuş bir kuşağın son temsilcileriyiz” dediğini söylüyor…
Kimdir Emin Türk Eliçin?
Emin Türk Eliçin, 21 Mart 1906’da Nevşehir ili Avanos İlçesi Genezin (Özkonak) beldesinde doğdu. Ekonomik durumu iyi, bağnaz olmayan bir hocanın dokuz çocuğundan biriydi… Babasının yönlendirmesiyle yedi yaşında hafız oldu ve Nevşehir’e din eğitimi için gönderildi. Fakat Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan yeni eğitime inanan babası, onu Niğde Muallim Mektebi’ne kaydettirdi.
“Köyden şehre çıkışımın ilk yılı, Niğde Özel Muhasebesi’nin kapuska ve artık asker elbiseleriyle yaşatmaya çalıştığı öğretmen okulunun birinci sınıfındayken Cumhuriyeti ilan eden toplar başımın üstünde gürlemişti.” (https://etev.org/kendi-kaleminden-emin-turk-elicin/)
Emin Türk, zamanın koşulları gereği, Niğde, Ankara, Konya ve İzmir’de okur, son olarak İzmir Muallim Mektebi’ni çok parlak bir öğrenci olarak bitirir. “1927 yılında İzmir öğretmen okulunu bitirdiğim zaman, kendime, baştan sona Cumhuriyet tarafından yetiştirilmiş, iliklerine kadar onun fikirleriyle dolu genç bir havari gözüyle bakıyordum. Sadece geleceği kendisine emanet edilen bir genç değil, “memleketin efendisi” olduğu söylenen köylüye de mensuptum.” (A.g. İnternet sayfası)
İlk Öğretmenlik Sürgünü
Ankara Çubuk İlkokulu’nda göreve başlar. Ancak idealist öğretmen Eliçin, okulda 7 yaşındaki çocukla 17 yaşındaki çocuğun bir arada olmasından dolayı birçok sorun çıktığını, Osmanlı’dan kalma bürokrasinin iş yapmazlığının sürdüğünü, hala ağanın, eşrafın sözünün geçtiğini, öğretmenin hiçe sayıldığını görür. 17 yaşındaki bir ağa çocuğunun, kendisine hakaret etmesini içine sindiremez ve sınıftan atar. “Muallim bey, muallim bey, 15 gün sonra sen burada yoksun.” Sözleriyle sınıfta öğrencilerinin önünde tehdit edilir. Ağa tarafından tehdit edilen Emin Türk, gerçekten de 15 gün sonra Kayseri’ye, Zincidere Yatılı Öksüzler Okulu’na sürgün edilir.
Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’ye Mektup
Emin Türk gözlemlediği bu aksaklıkları, yaşanan problemleri, ayrıntılarıyla, dönemin Milli Eğitim bakanı Mustafa Necati’ye yazdığı uzun mektupta özetle şöyle anlatır:
“Durumundan memnun musun? derseniz: Önüne bir engel, bir pürüz çıkınca engin tarafa kıvrılıveren suyun doğasında olanlar için belki evet… Fakat ülkemin feci durumunu gören, varılacak hedefinde kendisi gibi birkaç genç neslin hayatının özünü tüketmedikçe teslim olmayacak, güneşli günler ideali olan bir Türk genci için ise asla… Çünkü o, yarıp yırtan, delip geçen ve durmayıp koşan tren gibidir. Trenin bacasından o kirli homurtuyu çıkaran islim, gencin kalbinde ıstırap ve heyecan şeklindedir…” (Eliçin, 2008, s.14)
Bu mektup sonrasında tayini yine de yapılır, okuluna veda ettiği günü şöyle anlatır Emin Türk; ” o mektup benim kayseri şehir yatılı okuluna naklime sebep olduğu zaman, aylardan beri gerilmiş olan sinirlerim, öğrencilerimle vedalaşırken birdenbire boşandı ve hıçkırarak ağlamaktan kurtulamadım…”
Birçok Öğretmen Müdürün Baskılarına Boyun Eğerken, o Müdürü Eleştirir…
Yeni okulda göreve başladıktan kısa süre sonra müdürün okulu kendi çiftliği gibi yönettiğine tanık olur. Buradaki birçok öğretmen müdürün baskılarına boyun eğerken, o müdürü eleştirir. Milli eğitimin kural ve ilkelerini savunur, uygulatmak için uğraş verir. Giderek müdürle ipler gerilir.
Emin Türk yine “rahat” durmamıştır, işleyen düzensizliğe yine çomak sokmuştur ve o günleri şöyle anlatır: “15-20 öğretmenli büyük yatılı okulda yine demokrasi fikri için, bürokrasiye karşı savaştım. Öğrenci mümessillerini bile içine almak istediğim “Öğretmenler Kurulu”nu okulun parlamentosu haline getirmeye çalışıyordum. Oysaki bu meclis talimatnameye rağmen müdürlerce hiçe sayılıyor, bazen aylarca toplanmıyordu… Bir buçuk yıllık yıpratıcı bir çabadan sonra itiraf etmek zorunda kaldım ki, emeğim realitede gözle görülür bir değişiklik meydana getirmemişti.” (https://etev.org/emin-turk-elicinin-biyografisi/)
İdealist demokratlığının ilk kuvvetli darbeyi aldığı yer olan köyünü yaz tatilinde ziyarete gider. Önceden gördüğü manzara hiç değişmemiş, hatta daha da ağırlaşmıştır. Vurguncu faizleri, yeni şartlara uymuş eski ağalar, hükümet nüfuzunu eline alarak zulüm yapanlar, doktorsuzluk, bir solucan ilacını almak için köylünün iki gün yol teperek şehre gitmesi, zorla kız alıp vermeler, imam nikâhıyla evlenip şartlı boşanmalar olağandır.
Belli değerlerden gittikçe uzaklaşmaktadır artık.
“Adlarını şimdi bile koyamadığım hislerle, hiçbir belli hedefim olmaksızın, kalkıp Ankara’ya geldim. Ne Avrupa’ya gitmek ihtimali vardı ne bir şey! Kendi kendimi aldatmak için uğraşa didine okullar müzesi müdürlüğünün açtığı “tahnit” kursuna girdim. Kurs bitmeye yaklaştıkça kederim de artıyordu.” Kurs bittikten sonra okula geri dönmez. Yaz tatilinde bir jimnastik kursu açıldığını duyar ve o kursa yazılır.
Resimli Ay Dergisi, Sertellerle ve Nazım Hikmet’le Tanışma…
O günlerde Sabiha ve Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay dergisi okumakta ve etkilenmektedir… Düşündükleri ve orada çıkan yazılar uyuşmaktadır. Beden eğitimi kursu için gittiği İstanbul’da bir gün Resimli Ay dergisine uğrar. Zekeriya, Sabiha Sertel ve Nazım Hikmet’le tanışır.” Amerikalıya benzer bir adam Zekeriya Sertel beni iltifatla karşıladı, iyi giyinmiş güzel bir kadını “Karım Sabiha” diye, ortada dolaşan dev cüsseli, çemrek kıllı kollu, mavi gözlü, kızıl kıvırcık saçlı adamı “Şair Nazım Hikmet” diye tanıttı.” (A.g. internet sitesi)
Bir süre bu köylü öğretmenle sohbet ederler. Bir ara Sabiha Hanım, dergide yayınlanmak üzere bir yazısının olup olmadığını sorar. Yok demeye utanır ve var, der. “Hâlbuki o güne kadar yayımlamak düşüncesiyle bir tek satır bile yazmamıştım. O gece otelde kaleme sarılıp beni tutuklatıp mahkemeye götürecek olan “Köyümde Neler Gördüm” yazısını yazdım…” (A.g. internet sitesi)
Köyümde Neler Gördüm?
Eliçin’in “Köyümde Neler Gördüm” yazısı Resimli Ay dergisinin Kânunuevvel (Aralık) 1929’da sayısında yayınlanır.
Eliçin yazısında, köyünün, ilçesinin ve ilinin adını vermez, baş harflerini yazar. İlk olarak köylülerle ürünler üzerine konuşur, “gözünüz aydın olsun hemşeriler, bu sene mahsul iyi oldu, geçen yılki felaketi unutturdu. Ama yüzünüz hala gülmüyor” diye başlar.
“Evet, iyi bitti. Bize faydası olmadıktan sonra biz ektik, biz biçtik, başkalarının ambarına, başkalarının kesesine doldurduk, dediler.”
Neden ağalar? Ne oldu ki? diye ben hayret gösterince, aksakallı bir köylü biraz hiddetle diğerlerine tercüman oldu. Efendi, köyünün ahvalini ne de çabuk unuttun.
Unutmuşsun. Derdimizi sana da zengin şehirliler kadar güç anlatacağız galiba. Oğlum, köylü tohum ekti mi ki kaldırsın? Acayip işte tarlalar, yığın harmanlar, tınaz da dolu ya, diyecek oldum. Hay hak diye manalı bir gülüşte güldü.” (Eliçin 1929)
Bu hadisenin kendisine köylü olduğu halde, köylüyü tanımadığını göstermiş olduğunu yazan, Eliçin köyleri dolaşmaya çıkar. Gördüğü manzara umduğundan daha kötüdür. Köylü zorbalıkla karşı karşıyadır. Faizle para almak zorunda kalmaktadır.
Bir gün Halk Fırkasının Nahiye teşkilatındaki toplantısına gider. Vilayette yapılacak olan kongreye delege seçeceklerdir. Muhtarlar şaşırırlar, bizi bunun için mi çağırdınız derler. Ne yapmak gerekiyorsa siz yapın derler… İlçeye gitmek istemezler. Çünkü onların derdi başkadır. Birinin eşi ölüm döşeğindedir. Hastalığın sebebi Eliçin’in tahminine göre tifodur. İşin ilginç tarafı, iki ilçede bu hastalıkla ilgili Eliçin’in bilgisinden fazla bilgisi olan yoktur. Kazanın birisinde doktor da yoktur. Diğerinin doktoru da İstanbul’a gitmiştir…
Köyde öğretmenle birlikte halkı camiye toplayıp bilgi verir Emin Türk, niçin doktora dilekçe vermediklerini de sorar. Bir köylü doktora gittiğini durumu anlattığını, ancak para verirseniz gelirim dediğini söyler.
Köyün ve Köylünün Gerçek Durumunu Gözler Önüne Seren Yazı
Yazı yayınlandıktan sonra Zekeriya, Sabiha Sertel ve Emin Türk Eliçin mahkemeye verilir, Eliçin tutuklanır. Suçu “Sınıf ve tabakalı halkı yek diğeri aleyhine tahrik ve kin ve adavete tahrik…” Çok iyi savunma yaparlar, hatta Eliçin köylülerinin mahkemeye tanık olarak gelmesini sağlar, 35 gün sonra beraat eder. Savunması sırasında hâkimlere söylediği sözler, yüz yıl sonra bile ülkemizde çok şeyin değişmediğini göstermektedir.
Hâkim Efendiler!
Benim gibi naçiz bir şahsın felaketi o kadar ehemmiyetli değildir; ehemmiyetli olan: “Gençler, vatandaşlarımızın ıstırabını böyle yüksek sesle söylemeğe cesaret ederseniz işte böyle mahkûm olursunuz!” gibi iman söndüren bir mana ifade etmesidir. Bence, fenalıkları görmek her Türk gencinin hakkı, göstermek vazifesidir. Ona: “Sus!” demek haksızlık olur ama artık susturmanın ne demek olduğunu bilmiyorum. (Eliçin 2008, arka kapak)
Bu olay Emin Türk Eliçin’i tüm aydın kesime tanıtır. Artık, Resimli Ay dergisinin yazarlarından biridir.
Tekrar öğretmenliğe geri döner. Bu kez, Adana’da Beden Eğitimi öğretmenliğine atanmıştır. Ancak birkaç ay sonra Türk Ocağında yaptığı bir konuşmadan sonra açığa alınır.
Reşit Galip Tarafından Türk Dil Kurumu Mümeyyizliğine (Ayırtmanlık) Atanır
Sözlük derleme çalışmalarının başladığını radyodan öğrenir ve köyüne döner, sözcük derlemelerine başlar, en büyük kaynağı annesi ve köylüleridir. Altı ay içinde 900 sözcük derler. Bu çalışması Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in dikkatini çeker. Devrim kadrosunun köycülerinden biri olan Dr. Reşit Galip tarafından 1933 ilkbaharında Türk Dil Kurumu’nda mümeyyizliğe tayin edilir.
Türk Dil Kurumu’nda Hasan Ali Yücel, Besim Atalay, Ahmet Cevat Emre, Kazım Nami Duru üyeler arasındadır. Eliçin onlarla iyi dostluklar kurar…
Yine bu yıllarda eline geçen parayla önce kardeşlerini Ankara’ya getirterek okutur, sonra köyünün Asiye Özdemir Eliçin, Suat Taşer gibi yetenekli çocuklarını (Bir sohbetimizde Asiye Eliçin bu sayının 15 olduğunu söylemişti) Ankara’ya getirterek okumalarını sağlar. Bu onun dünya görüşünün bir parçasıdır.
1935’te kendi olanaklarıyla Almanya’ya gider. Goethe Enstitüsünde dil kursuna gider. Bir taraftan da siyasal bilgiler okuluna başlar. Ancak Almanya’da 1937’de faşizmin ayak sesleri iyice duyulmaktadır. Durum ciddidir. Para sıkıntısı da baş göstermiştir. Türkiye’ye döner…
1937’de Nazilerin baskılarından bilim insanları ve sanatçılar kaçmaya başlar. Bunlardan bir kısmı Türkiye’ye gelir. Karl Erbert de gelenler arasındadır. Kendisine Ankara Devlet Konservatuarında hocalık verilir. Sabahattin Ali ve Emin Türk Eliçin birlikte oyun seçimi, sahneleme ve çeviri konularında asistan tayin edilirler. 8 yıl bu görevde bulunur. “1944’te Asiye Eliçin ile evlenir. Ve üç ay sonra siyasi baskılar nedeniyle dönemin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevine son verilir…”
Hayatın Zor Günleri ve Samsun
Bundan sonra Eliçin’ler için zor günler başlar. “Onun kalemle, benim dikişle hayata, dişe diş çalıştığımız günler. Öyle günler oldu, dikiş müşterilerimi bile bizden kopardılar. Tercümeleri ve yazdıkları Altın Zincirler, Demir Ökçeler, Yeşil Heinrichler, 1956’da Samsun Liman İnşaatı’nda tercümanlık ederken hazırlamaya başladığı ve 1962’ye kadar süren “Tarih Boyunca İleri Geri Kavgası” ve “Türk Devrim İdeolojisi”, bu sonuncusu 1964’de Eylem’de yayınlanırken hakkında kovuşturma açıldı, öldüğünde mahkemesi hala sürmekte…” (Asiye Eliçin’le Konuşma, May Özel sayı, 1968)
1960’ta İstanbul’a dönerler. 27 Mayıs’tan sonra kısmi özgürlüğe rağmen yine yazılarını yayınlatamaz. En son Şükran Kurdakul’un çıkarttığı Eylem Dergisi’nde yazmaya başlar. Türk Devrim İdeolojisi yazı dizisi 1965’te mahkemelik olur.
16 Mart 1966’da çileli, ama onurlu yaşamı sona erer…
Bu arada yalnız Emin Türk baskılara maruz kalmaz. Manevi kızı Asiye Özdemir Eliçin de zulümden payına düşeni alır. 1941-1942 öğretim yılında Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsünde halı dokumacılık öğretmenliği yaparken, öğrencilere, “Karamazof Kardeşler, Kadın ve Sosyalizm gibi kitapları okuttuğu, Komünizm propagandası yaptığı…” gerekçesiyle tutuklanır 105 gün cezaevinde kalır.
Kahrolmuş Kuşağın Son Temsilcilerinin Hiç Kimseye Baş Eğmeden Dimdik ve Yiğitçesine Yaşamış Olanlarından Biri Daha Öldü
Yazımıza; Aziz Nesin’in, Emin Türk Eliçin’in birinci ölüm yıldönümünde yazdığı yazıyla başlatmıştık, yine aynı yazıyla sonlandıralım: “Kahrolmuş kuşağın, son temsilcilerinin hiç kimseye baş eğmeden dimdik ve yiğitçesine yaşamış olanlarından biri daha öldü. O da kuşaktaşları gibi verebileceklerinin pek azını verebildi bize. Ama bir gün, evet o mutlu gün, değer bilir bir kuşağın geleceğini ve Emin Eliçin’lerin kendilerine nasıl sessizce, ünsüzce, adsızca çalışarak bir gerçek özgürlük ortamı hazırladığını anlayacaklarına inanıyorum.” (Nesin, Yön Dergisi, 1967)
Emin Türk Eliçin’in Yapıtları:
Türk İnkılâbı ya da Şark ve Garp – 1940
Altın Zincir – Upton Sinclair – 1940
Yeşil Heinrich – Gottfried Keller – 1947
Varoluşçuluk – Jean Paul Sartre – 1962
Freud ve Öğretisi – Stefan Zweig – 1965
Yahudilik Sorunu – Jean Paul Sartre – 1965
Demir Ökçe – Jack London – 1966
Ansiklopedik Tarih Taraması – Tarih Boyunca İleri Geri Kavgası – 1967
Asya’nın Avrupa’ya Öğrettiği – Franz Altheim – 1967
Ölümsüz Ülkeye Doğru – Amazon – Alfred Döblin – 1968
Kemalist Devrim İdeolojisi – 1970
Dünya Mizahından Seçmeler – 1972
Kemalizm ve Türkiye – 2004
Bir Dönemin Belge Mektupları – 2008
Kaynak:
- Nesin, Aziz. “Kahrolan Kuşağın Güçlü Direnen Örnek Aydınlarından Biri: Emin Eliçin” Yön Dergisi, 7 Nisan 1967, Yıl 6, Sayı 210
- (https://etev.org/kendi-kaleminden-emin-turk-elicin/)
- https://etev.org/emin-turk-elicinin-biyografisi/
- Eliçin, Asiye Özdemir. (Haz) Bir Dönemin Belge Mektupları (1927 – 1965), Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2008
- Eliçin, Emin Türk. Resimli Ay, Kânunuevvel 1929
- Asiye Eliçin’le Konuşma, Eşim ve Öğretmenim Emin Türk, May Özel sayı, 4 Ocak 1968
- Nesin, Aziz. “Kahrolan Kuşağın Güçlü Direnen Örnek Aydınlarından Biri: Emin Eliçin” Yön Dergisi, 7 Nisan 1967, Yıl 6, Sayı 210
























2 Yorum. Yeni Yorum
Sevgili Erdal, her zamanki gibi kıvrak ve yetkin kaleminle unutulmayı hak etmeyen ama unutulmuş, ihmal edilmiş bir aydınımızı hatırlanır ve tanınır hale getirdiğin icin teşekkür ediyorum ve seni kutluyorum. Sağol, varol.
Saygıdeğer Prof. Dr. Mehmet Tomanbay öğretmenim. Güzel ve özendirici yorumunuz için çok teşekkür ediyorum. Unutulmaya yüz tutan Emin Türk Eliçin gibi daha birçok yazar, çizer, bilim insanı ve aydınımız var. Tek isteğim bu çok değerli insanlar unutulmasın… Yeni kuşakların bu insanların mücadelelerinden alacakları çok ders olduğunu düşünüyorum. En derin saygılarımla…