Türk kültüründe eğitimle, eğmek arasında geçmişten günümüze sıklıkla ilişki kurulmuştur. Bu, hem atasözlerimizde hem de çeşitli eğitim tanımlarımızda karşımıza çıkar. Ben, bu yazımda, eğitimle eğmek arasında bağ kuran atasözlerimizin ve eğitim tanımlarımızın bir eleştirisini yapmak istiyorum.
“Ağaç yaş iken eğilir”, atasözü gerçek anlamda alınabileceği gibi, -yani gerçek ağacın yaş iken eğilebileceği-, eğitimle ilişkilendirilerek “analojik anlamıyla” da ele alınabilir. Söz konusu atasözünün Türk kültüründe ve eğitimbilimleri yazınımızda eğitimle ilişkilendirildiği düşünülürse (Özbek, 2010: 5; Albayrak, 2009: 109), gerçek anlamdan çok analojik anlamda ele alındığını anlaşılmaktadır. Her analojik yaklaşım, bir parça örtülüdür, benzeyen-benzetilen ilişkisinin, benzetmelerde kullanılan sözcüklerin berraklaştırılmaya, aydınlatılmaya, yerli yerine oturtulmaya gereksinimi bulunmaktadır. Atasözünü, eğitime transfer ettiğimizde, genelde ağaçla, öğrenen; yaş ile çocukluk veya gençlik dönemi, eğmekle de eğitim arasında bağ kurulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Tam bu bağlamda, ağaçla, öğrenen, yaş ile çocukluk veya gençlik dönemi, eğmekle eğitim arasında gerçekten bağ kurulabilir mi sorusunu sormamız gerekmektedir. Bu soru yanıtlamaya yönelik çözümlememiz, analojinin niteliğine ilişkin doyurucu bir yanıt bulmamızı olanaklı kılacaktır.
Analitik düşünen hiçbir eğitimcinin, doğrudan ağaçla öğrenen kimse arasında analojik bir bağ kuramayacağı açıktır. Ağaçla, öğrenen arasında bağ kurmak, ağacı bilinçli saymak ya da en hafif deyişle, öğreneni bilinçsiz saymak anlamına gelmektedir. Bu haliyle analojinin önemli bir sorun içerdiği açıktır. Belki burada, bir fidanın yetiştirilmesiyle çocuğun yetiştirilmesi arasında analojik bir bağ kurulabilir ve bu durumda, bir fidanın/ağacın yetiştirilmesinde olduğu gibi çocuğun yetiştirilmesine de özen göstermek kastedilebilir. Bu bir parça anlamlıdır; çünkü deneyimlerimizle biliyoruz ki, fidanları/ağaçları, doğalarını gerçekleştirmek için zararlı etmenlerden korumak, sulamak, budamak vb. gerekmektedir; aynı durumun çocukları yetiştirmek için de gerekli olduğu ileri sürülebilir. Onların da doğalarını gerçekleştirmeleri için, zararlı unsurlardan, zararlı çevreden vb. korunmaları şarttır. Ancak atasözündeki benzetmenin bu anlamda olmadığı açıktır; çünkü atasözü fidanın/ağacın doğasını gerçekleştirmesinden değil, onu eğmekten söz etmektedir.
Yaş sözcüğüyle, çocukluk ya da gençlik dönemi arasında kurulan bağa gelince bu da sorunludur. Ancak burada tek sorun analoji değildir; aynı zamanda yaş sözcüğü de sorunludur. Çünkü yaş sözcüğü Türkçede çok anlamlı bir sözcüktür. Şemseddin Sami’nin Kamusu Türki’sine bakılırsa, yaş sözcüğü, a) “toprak yaştır”; “yaş çamaşır”, “yaş ellerinle tutma”, “gözü yaşlı” örneklerinde olduğu gibi, ıslak, nemli, sulu, kurumamış; b) “Yaş sebze” deyişinde olduğu gibi, taze, yeşil, körpe, kurutulmuş olmayan; c) “yaşın kaç”, “genç yaşında”, “yaşını başını almış” deyişlerinde olduğu gibi, ömrün miktarı ve derecesi (Sami, 2009: 1529) gibi anlam öbeklerine sahiptir. Bu çözümlemeye göre, atasözündeki yaşın en az iki anlama alınabileceği açıktır. İlki, taze, körpe anlamı düşünülerek “ağaç, taze/körpe/fidan, iken eğilir; ikincisi ise, ıslaklık anlamına alınarak, “ağaç nemli/ ıslak/ su yürümüşken eğilir” anlamıdır. İkinci anlam, yaşın karşıtı olan kuru ile birlikte değerlendirildiğinde, belli bir döneme, ağacın yaş olduğu, su yürüdüğü döneme vurgu yapsa da, ağacın fidan/körpe halini aşmaktadır. Biz deneyimlerimizle biliyoruz ki, örneğin fındık ağacında olduğu gibi, kartlaşmış ağaçlar bile bahar ayında su yürüyünce eğilebilmektedir. Yani su yürüdüğünde, ağacın ömrünün bir önemi kalmamaktadır. Bu haliyle atasözü ağaçlar için bile genellenemeyecek niteliktedir. Ancak, atasözünün ilk anlam öbeği yani, taze, genç, fidan anlamı daha genel bir kabul görmüştür. Aslında bu da genellenemez, sözgelimi incir fidanı eğmeye kalkışılırsa hemencecik kırılabilir. Ancak kültürümüzde, “ağaç, taze/körpe/fidan, iken eğilir denilmek istendiği açıktır. Nitekim aynı atasözünün “ağaç yaş/genç/fidan/yeşil iken eğilir” versiyonları da bulunmaktadır (Albayrak, 2009: 108). Sözün anlamı buysa, her şeyden önce bu söz, yetişkinlerin de öğrenebileceği gerçeğine gözlerimizi yummaktadır. Bugünkü pedagojik bilgimizle söylersek, öğrenmenin yaşı yoktur; öğrenme yaşam boyu sürer. Bu anlamda eğitimin bir sonu bulunmamaktadır. Yetişkinlerin ve yaşlıların öğrenmelerinde gerilemelerin, yavaşlamaların olduğu ileri sürülse de, onlarda öğrenmenin olmadığı sonucuna varılmaz. Hele içinde yaşadığımız bilgi-iletişim teknolojilerinin hızla değiştiği, bilgilerin sürekli güncellendiği bir ortamda, yaşama ayak uydurmak için her yaştaki insanın kendini yenilmesine gereksinim vardır ve bu da sürekli eğitim ve öğretimi zorunlu kılmaktadır. Atasözünün içerdiği bu hata, Nigel Warburton’un da dikkatini çekmiştir. Nitekim o düşünce yanlışlarını ele alırken atasözlerine de değinir ve şöyle der:
“Atasözlerinin birçoğunda doğruluk payı bulunur ve bazıları gerçekten de çok engin bir bilgelik içerir, ama güvenilir bir bilgi kaynağı değildirler ve yanıltıcı olabilirler. Örneğin, ağaç yaş iken eğilir sözünü alalım. Bu söz ne bütün ağaçlar için doğrudur ne de bütün insanlar için, çünkü yeteneklerinde köklü sıçramalar yapabilen bir sürü yaşlı insan vardır. Yaşlandıkça yeni davranış biçimleri geliştirmenin zor olduğu doğru olsa da, bunun herkes için her bakımdan doğru olduğu söylenemez. Oysa bu darbımeselde, yaşı ilerlemiş birine hiçbir koşulda yeni bir şey öğretmenin mümkün olmadığı söylenmektedir ki, bu acele yapılmış bir genellemedir ve tabi ki yanlıştır. Böyle görünüşte bilgece olan sözler, bir yetkili ağız rolü oynarsa, eleştirel düşünceye yer kalmaz. Derinlik izlenimi yaratmak, gerçek anlamda derinlik ile aynı şey değildir ” (Warburton,2000: 28).
Warburton, ağaç yaş iken eğilir atasözünü, belirsizliği yüzünden bazı/bütün karşıtlığı yaratması, yetkili ağız konumuna geçmesi ve erken genelleme yapması yüzünden haklı olarak eleştirmektedir ve özellikle sözün yetişkinlere yönelik gerçeklikle örtüşmediğini dile getirmektedir (Warburton, 2000: 28). Türkiye’de yetişkin eğitiminin ihmal edilmişliğinde, anılan atasözünün yetkili ağız konumuna geçtiğini düşünmek için yeterli neden bulunmaktadır; zira Türkiye’de çok yaygın olmasa da, bütün dünyada yetişkin eğitimi konusunda güçlü çalışmalar yapılmaktadır; bizde ise yetişkin eğitimi neredeyse tümüyle camilere ve imamlara bırakılmış durumdadır. Atasözü, “ağaç nemli/ ıslak/ su yürümüşken eğilir” anlamına alınırsa, sözün yaşam boyu öğrenmeye karşı olmadığı şeklinde yorumlanması olasıdır; zira her ne kadar burada ağacın su yürüdüğü bahar ayları dönemine vurgu yapılmış olsa da, doğadaki döngü gereği, bu ömür boyu anlamına da alınabilir. Bu haliyle söz bir parça yaşam boyu öğrenmeyle, biraz zorlama da olsa, ilişkilendirilebilir.
Atasözündeki eğmek ile eğitim arasında kurulan analojiye gelince, kanımca bu da oldukça sorunludur. Eğmek, Divanü Lugati’t-Türk’e bakılırsa, Türkçede bükmek, kıvrık hale getirmek anlamına gelmektedir ve nesneler için kullanılmaktadır(el-Kaşgari, 2005: 249). Bunu analojik bile olsa insan için kullanmak, etik ve bilimsel durmamaktadır (Yayla, 2005: 13). Çünkü insan doğası yaklaşımı eleştiriye açıktır ve eğilen insan, eğilip bükülmeyi öğrenir; kendini ve yeteneklerini keşfetmek yerine, birisine, bir düşünceye, bir inanca, bir ideolojiye kul köle yapılır. Bu kişinin düşünerek, taşınarak, seçeneklerle yüz yüze gelerek, tercihler yaparak özneleşmesini engellediği gibi, eylemlerinin sonuçlarını üstlenmesine, yani kişi olmasına da engel teşkil eder. Yine eğilip büküldüğü için, sorgulama ve eleştirme geleneği kökleşemez. Eğilen-bükülen nasıl sorgular, nasıl eleştirir, nasıl yeni açılımlar yapabilir, nasıl kendisi olabilir? Sonra eğmek fiili, güçlü bir pragmatist öğe de içerir. Sözgelimi annem, bir fidanı belli bir yönde büyümesini isterse, onu başından istediği tarafa eğer ve onu istediği yöne bağlar. Onun gölgesinden yararlanmak istiyordur; ondan çardak yapmak istiyordur vb. Eğilen fidan, fidan olmaktan çıkıp, annemin amaçlarına hizmet eden bir fidana ve ağaca dönüşüverir. İşte bu nedenle, çocuklarımız eğip büken eğitim sistemi, onların kendileri olmalarına izin vermez; onları yetiştiricilerin, siyasilerin, din adamlarının, ailenin vb. istedikleri amaca hizmet eden kölelere dönüştürür. Bu eğitim değil, olsa olsa, bir tür fikir ve düşünce aşılamasıdır ve aşılamanın eğitimle bir bağı yoktur. Türkçede sözün tek versiyonu, “ağaç yaş iken eğilir” değildir; “ağaç yaş iken doğrulur” versiyonu da bulunmaktadır (Albayrak, 2009: 109). Ancak bu versiyon çok yayılmamışa benzemektedir. Oysa bu, pedagojik olarak daha anlamlı gözükmektedir. Şu halde, çözümlememizden yola çıkarsak, “ağaç yaş iken eğilir” atasözünün eğitimle ilgili kullanımına meydan okumak gerektiği açıktır. Hiçbir aklı başında eğitimci bu sözü eğitim bağlamında kullanmamalıdır; eğer bilerek kullanıyorsa, o eğitimci değil, olsa olsa bir ideolog, ya da fikir aşılayıcısı olarak görülmelidir.
Aslında, eğitimi eğip bükme ile ilişkilendiren anlayış, sadece yetkili ağız konumuna geçen atasözlerine dayanmamaktadır; eğitimbilimleri geleneğimizde, eğitimin eğmek ve bükmek olduğu çağrışımını doğuran pek çok eğitim tanımı vardır. Bunu görmek için iki örnek tanım üzerinde durmak yeterlidir; ilki dilbilimci Ali Püsküllüoğluna, diğeri ise ünlü Eğitimbilimci Selahattin Ertürk’e aittir. Özellikle ikincisinin, hemen her eğitim bilimi kitabında yer aldığı bilinmektedir.
“Eğitim, bir kimseyi ya da bir hayvanı duyguca, davranışça, görgüce istenilene, yani güdülen ereğe göre biçimlendirme işidir” (Püsküllüoğlu, 1966: 106).
“Eğitim bireylerin davranışlarında, kendi yaşantıları yoluyla, istendik, kasıtlı, kalıcı izli davranış değişikliği meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1994: 12).
İlk tanımda “güdülen erek” ve “o ereğe göre biçimlendirme”, ikinci tanımdaki “istendik” sözcükleri oldukça belirsizdir ve bir üst otoritenin, egemenliğine işaret ettiği gibi, o otoritenin istediği doğrultuda eğip bükmeye olanak tanımaktadır. Bana, eğitim başka nasıl olabilir ki diyerek isyan ettiğinizi duyar gibiyim. Hatta sorduğunuz şu soruları da işittiğimi söylemeliyim: Tüm eğitim sistemleri, yetişen nesilleri, belli bir dile ve belli bir kültüre doğru eğmiyor mu? Eğilinen o dil ve kültür çocuklara ve gençlere belli düşünce kalıpları, belli tarz düşünme yöntemleri vb. kazandırmıyor mu? Yine her eğitim programı, bilgisel otoriteye sahip kimselerin oluşturduğu belli türden hedefleri ve kazanımları öncelemiyor mu? Eğitimin içeriğini, öğrenme-öğretme sürecini ve değerlendirmeyi, önceden belirlenmiş hedefler ve kazanımlar belirlemiyor mu? Bu sorulara hayır yanıtı vermek olası değildir. O halde, eğitim özü itibarıyla eğmek ve bükmekle ilgili bir şey değil midir? Ya da eğip bükmeden eğitimden söz etmek, bir bütün olarak eğitimi ya da en hafif deyişle sistemli-formel eğitimi yadsımak değil midir?
Ben tüm bu soruların farkında olarak, hala eğip-bükmeden gerçekleşecek bir eğitimin mümkün olduğunu savunacağım. Eğip-bükmeden eğitme işi, gerçekten güçtür ve eğitim ve eğitim sistemi üzerine köklü felsefi analizler gerektirir. Kuşkusuz, her toplum dilini ve kültürünü gelecek kuşaklara aktarmaya çalışır; çünkü eğitimin sosyalleşme ve kültürlenme işlevi kaçınılmazdır. Her dil, belli bir kültürü taşır, varlık, nesne ve olayları sınıflar; yine dilin taşıdığı kültür, insana, topluma, evrene ve oralardaki tüm varlık, nesne ve olaylara belli bir tarzda bakış açısı sunar. Bu bakış açısı büyük ölçüde, değer yüklüdür. Kanımca burada, felsefi olarak “zorunluluk dolayısıyla eğmek” ile “keyfi ve pragmatik temelli eğmek” arasında ince bir ayrım yapmak gerekmektedir. Dil öğrenimi eğer eğmek olarak görülüyorsa, -bence burada eğmekten çok kendiliğinden eğilmek söz konusudur- bu bir zorunluluktur. Çünkü içine doğduğu dili kimse seçemez. Öte yandan dil öğrenimi doğal bir biçimde gerçekleşir ve düşünme, fikir üretme ve ifade etmek için dil temel araçtır. Kültür ile dil arasındaki ilişkilerin farkında olarak, kültür için dille ilgili söylenen şeylerin hepsinin geçerli olduğu ileri sürülemez. Her şeyden önce kültür yekpare değildir, içinde pek çok farklı katmanlar taşır. Kültür kendi içinde daima, alt-üst, gelişmiş-gelişmemiş, yerel-evrensel vb. açısından diyalektik bulunan devingen bir birikimdir. Dili öğrenen insan nasıl, kendine özgü söylemler yaratırken, dil içinde esnek oynamalar yaparsa, Wittgensteincı söylemle, dil oyunu oynayıp dili olumsal olarak kullanırsa (Wittgenstein, 1998: 243-315), aynı şekilde, kültüre katılan kişi de, kültür üzerinde, oynamalar yapar, eleştirel sorgulamalarda bulunur. Bu bağlamda dili ve kültürü geliştirenlerin aktif özneler olduğunu anımsatmak isterim. Kültürde sorun yaratan temel unsur, kültüre felsefi anlamıyla idealist yaklaşarak onu donuklaştırmak ve eleştirel sorgulamaları dışlamaktır. İşte eğip bükmeden eğitmeye odaklanan eğitim, kültüre eleştirel katılımı teşvik edebilir. Bu haliyle kültürün, kendi içindeki dinamizmi de dikkate alınarak eleştirel bir formda da öğretilebileceğini söyleyebiliriz. Tıpkı bu bildiride, kültürümüze mal olmuş olan “ağaç yaş iken eğilir” atasözüne eleştirel yaklaştığımız gibi kültürün tüm öğelerine eleştirel yaklaşmak hedeflenebilir. Bu konuda farklı kültürlerden de yararlanılabilir ve kanımca hiçbir kültür tek başına yeterli değildir, kültürel etkileşim zorunludur. Eğitim aracılığıyla kültüre yönelik eleştirel yaklaşım, hem kültür içinde doğan bireylere kendileri olma hem de kültür geliştirme olanağı sunar. Şu halde, dil ve kültürden yola çıkılarak, eğitimin bir tür eğip bükmek olduğu savunulamaz; burada zorunlu unsurlar bulunsa da, başka olanaklar da bulunmaktadır. Aynı durum evrensel nitelikli genel hedefleri için de söylenebilir; bilimsel düşünme, demokratik bilinç kazanma, eleştirel olma, hoşgörüyü içselleştirme, erdemli olma vb. tüm genel eğitimbilimsel kazanımlar, insanı eğmeye değil, özneleşmeye, kendi olmaya, kişi olmaya yöneltir, kendi yeteneklerinin serpilmesine, gelişmesine yol açar. Dolayısıyla benim eğip bükmeden kastim, keyfi, ideolojik, dinsel, pragmatist vb. nedenlerle çocukları eğmeye çalışmaktır. Hatta onları kendi türüne, türündeki dinsel, inançsal, mezhepsel, etnik, cinsel vb. farklılığa düşman olarak yetiştirmektir. Bu türden bir eğitimde, çocuklar kendi öz yeteneklerini geliştirerek özneleşmek ve kişileşmek yerine nesneleştirilmektedirler. Bu anlamda, siyasilerin, program yapıcılarının, öğretmenlerin ve anne-babaların, çocukları kendi inançsal, ideolojik, cinsel vb. ajandaları haline getirmek ya da onlardan kendi küçük maketlerini yapmaya çalışmak yerine, onların kendilerini gerçekleştirmelerine, yeteneklerini serimlemelerine olanak hazırlamaları gerekir. Bunun nasıl gerçekleştirileceği, bu bildirinin sınırlarını aşmaktadır. Ancak kanımca eğip bükmeden eğitmek için, gözden asla ırak tutulmaması gereken birkaç temel ilke bulunmaktadır ve bu ilkeler, eğip bükmeden eğitmek için zorunludur. Bunlar, nesnellik, bilimsellik, laiklik, demokratiklik, evrensellik, eleştirellik, sürekli aydınlanmacılık ve hümanizmdir. İster formel ister informel eğitim söz konusu olsun, eğip bükmeden eğitmek için bu ilkeler temeldir. Nesnel olmak gerekir; çünkü nesnel olmak bir şeyin kendisini açmasına, sergilemesine, ona hiç müdahale etmeksizin izin vermek ve onu kendiliğindenliği içinde gözlemlemektir. Çocuklarımızın yetenek, kapasite, bilgi ve becerilerini ancak nesnel bir gözlemci olursak öğrenebiliriz. Bu ise bilimselliği, ussallığı ve laikliği zorunlu kılar. Bu anlamda bir eğitim sistemi ve sistemin çalışanları nesnel olmayı, bilimsel, laik ve ussal bakmayı öğrenmelidir. Eğip bükmeden eğitmek için demokrat olmak gerekir. Buradaki demokrasi, parmak sayısı değildir; farklılığa, çoğulculuğu, toleransı temel alır. Hem eğitim sisteminin hem de o sistemde çalışanların farklılığa dönük bilinç düzeyleri ve farkındalıkları yüksek olmalıdır. Eğip bükmeden eğitmek için, evrensel bilgi ve değerlere kulak vermek; hoşlanmadıklarımızı halı altına süpürmekten vaz geçmeyi öğrenmek; bilimin insanın bilişsel, duyusal ve devinişsel gelişim özelliklerine yönelik söylediklerine kulak vermek; insanı tüm zenginliği ve farklılığıyla sevmek gerekir. Yani bir anlamda evrenseli yakalamak için, bilimsel ve eleştirel olmak, sürekli aydınlanmak ve insancıl olmak gereklidir. Bu niteliklere sahip olmayan bir eğitim sistemi, ideolojik ve inançsal araçlara dönüşür ve önüne geleni eğip büker. Eğilip bükülen ise, insan, birey ve kişi olmaz; sadece araçsallaşır; düşünmeyi, eleştirmeyi ve sorgulamayı değil, itaat etmeyi öğrenir ve sürüleşir. Sürüleşen insanların, erdemliliği, barışı, evrenselliği ve bilimi temel alan yaşanılabilir bir dünya kurmalarını beklemek boşunadır. Kanımca çağımızda kanın bir türlü durmamasının en temel nedenlerinden birisi, erdemliliği ıskalayan, çıkarı önceleyen, dinsel, etnik, cinsel vb. açıdan insanları ayıran, parçalayan, insanı insana düşman kılan, kısacası eğip büken eğitim sistemleridir.
Kaynakça:
Özbek, A. (2010). Din eğitimi ile ilgili temel kavramlar. Din eğitimi ve din hizmetlerinde rehberlik. Ed.: M. E. Ay, Eskişehir: AÜ yayınları.
Albayrak, N. (2009). Türkiye Türkçesinde atasözleri. İstanbul: Kapı yayınları.
Sami, Ş. (2009). Kamûs-i Türki. Cilt:I-II, İstanbul: Çağrı yayınları.
Warburton, N. (2000). A’dan z’ye düşünmek. çev.: S. Çalışkan, Ankara: Dost yayınları.
El-Kaşgari, M. (2005). Divânü lühgatit’t-türk, çev.: S. T. Yurtsever-S. Erdi. İstanbul: Kabalcı yayınları.
Yayla, A. (2005). Eğitim kavramının etik açıdan analizi. YÜEF Dergisi, cilt: II, sayı: 1 (1-12).
Püsküllüoğlu, A. (1966). Öz Türkçe sözcükler ve terimler sözlüğü. Ankara.
Ertürk, S. (1994). Eğitimde program geliştirme, Ankara: Meteksan matbaacılık.
Wittgenstein, L. (1998), Felsefi soruşturmalar, çev.: Deniz Kanıt, İstanbul: Kyerel yayınları.
























1 Yorum. Yeni Yorum
Sevgili Hasan,
Güzel bir yazı olmuş. Ancak başlık eğitim eğmek olmamalıdır daha uygun. Çünkü baktığımız zaman eğitim sistemimize eğitimin tam da eğmek olduğu kolaylıkla görülebilir. selamlar