Devrimin İlk Koparılan Düğmesi: Köy Enstitüleri

Kategori : Eğitim Tarihinden

Çocukluğumda ne çok kopardı düğmem, özelikle de okula giderken giydiğim kara önlüğün düğmeleri kopardı! Gömleğimin düğmesi de ceketimin düğmesi de kopardı. Ne çok düğmem kopardı! İnsanlar da düğmeler gibi kopar. Önce iplik salarlar sonra da başlarlar sallanmaya ve bir gün gelir…

Oktay Akbal bir yazsında:

“ Bir toplumun da düğmeleri var elbet. Sıkı sıkı dikilmiş bu düğmeler gevşiyor zamanla. Bırakın zamanı; itile kakıla, sürtüle yıprana çıkıyor yerinden, kopuyor ipliklerinden… İlk sallantıda yakalamalı bu düğmeleri. Yerli yerine oturtmalı. Hiç değilse kopar kopmaz yenisini dikmeli hemen. Boş bırakmadan o kopuk yeri. Alıştırmamalı kendimizi kopuk düğmeli yaşamaya, başkalarının gözlerini, bakışlarını da kopuk düğme yeri seyretmeye zorlamamalı. Bir tek düğme eksildi mi onu ötekileri de izleyecek demektir. Derken ceket de gider elimizden, palto da…”

Akbal’ın da dediği gibi toplumun düğmeleri kopmaya görsün, eğer ki boşluk doldurulmazsa ceket de gider, palto da… Peki ya devrimin düğmeleri var mıdır? Vardır elbet. En az toplumunki kadar önemlidir. Bir düğmenin kopmasına bile tahammül gösterilmemeli yoksa gider elimizden…

Köy Enstitüleri devrimin ilk koparılan düğmesiydi. Peki, neden ilk koparılan düğme Köy Enstitüleri olmuştu? Bu kurumları bu derece önemli yapan neydi? Zannedersem bunu öğrenmenin yolu Köy Enstitülerini anlamak ve tanımaktan geçiyordur. Köy Enstitülerini, bu kurumdan mezun olmuş öğrencilerin okuduğu dönemde hissettikleri üzerinden anlamaya ve tanımaya çalışalım.

1945’te Dicle Köy Enstitüsü’ne kaydolmak için yola çıkar köy çocuğu Mehmet( Buran). Ayağında okula gideceğini duyan bir yakının verdiği takunya ile gelmiştir, okuluna. Peki ya daha önce, bazen çarıkla çoğu zaman da yalınayak çobanlık yaparmış köyde. Enstitüde ona iskarpin vermişler, Mehmet anılarına o gün için şöyle bir not düşmüş: “ O günlerden beri yalınayak kalmadım.” (1)

Öyleyse Köy Enstitüleri, yoksul Anadolu köylüsünün yalınayak kalmamasıdır.

Küçük Tahir( Fakir Baykurt) sıtmadır. Bir türlü iyi olamaz. Hocalara okutulur, birçok muska yazdırır anası, oğlunun boynuna asar; omzuna hameyli bile dikmiştir, yine iyileşmez Tahir. Köyde sıtma gözü vardır. Buraya iyileşmesi için götürülen Tahir, 7 kez soğuk suya batırılıp “ Gurban olem sıtma! Tahir’imi dutma!” yakarışı dile getirilecektir. Bu eylemi 7 kez ayrı zamanlarda sıtma gözüne gidilerek tekrarlandıktan sonra Tahir iyileşecektir; ancak iyileşmez bizim Tahir çocuk. 6 yıl sürecektir, kimi zaman beliren kimi zaman kendini unutturan hastalık. 6 yıl sonra yazıldığı Gönen Köy Enstitüsünde tedavi edildikten sonra tam olarak iyileşecektir, Tahir.

Öyleyse Köy Enstitüleri, yoksul Anadolu köylüsünün sağlıklı bir yaşam ile tanışmasıdır.

Talip’in (Apaydın) Enstitüde ilk günüdür. O gün akşam yemeğinin menüsünde pirinç çorbası ile etli patlıcan yemeği vardır. Talip büyük bir iştahla tabağını sıyırmıştır. Yat saati gelince tok bir karınla, hayatında ilk kez yaylı bir karyola uzanıp, serin ve temiz çarşafları hissetmenin heyecanı ile uykuya dalmıştır. O günü hiç unutmayan Talip, anılarına “ Dünyanın en derin uykusunu uyudum.” (2) notunu düşmüştür.

Öyleyse Köy Enstitüleri, yoksul Anadolu köylüsünün tok bir karınla derin bir uyku çekmesidir.

Çağ üretimde makineleşmeyi gerektiriyordu, Enstitülerin hedefi bunu köyde sağlamaktı; Köy Enstitüleri öğrencisi Pakize (Türkoğlu), teknolojiye nasıl ayak uydurduklarını şu sözlerle anlatmış bize : “Öğrenmek zorunda olduğumuz teknoloji araçları vardı. En başta dikiş makinesi, süt makinesi, modern tarım araçları, traktör, su motoru gibi araçlar hep elimizden geçiyor, bunları iş içinde kullanıyorduk.”(3)

Öyleyse Köy Enstitüleri, çağı yakalamaktı.

Henüz 40’lı yıllarda köylerde elektrik yoktur, ocağın cılız ışığında geceleri aydınlanan bir evin çocuğudur, Mustafa ( Aksungur). Mustafa yazıldığı Enstitüde, uzaktaki bir köyden, Hamidiye’nin santral olarak kurulan yerine kadar kanal kazar, arkadaşları ile. Kanaldan su akıtılacak, su akınca dinamo çalışacak, böylece elektrik Enstitüye verilecektir. O gün gelir, Müdür Rauf İnan, emeği geçen herkese teşekkür eder, şaltere basar ve her yer ışıl ışıl olur. Mustafa o gün şöyle diyecektir : “ O gün bizler için bayram günüydü sanki” (4)

Öyleyse Köy Enstitüleri, aynı zamanda, karanlığın son bulduğu bir bayram günüdür.

Enstitülerde iş grupları oluşturulurdu. Bu iş grupları, farklı bir bölgedeki Enstitünün bir yapısını inşa etmeye giderdi. Görevi biten öğrenciler, ülkenin bir köşesini gezerek ödüllendirilirdi, böylece Enstitülü bir öğrenci ülkenin farklı kültürel zenginlikleri ile tanışmış olurdu. Sabri (Kurt), iş grubu ile Erzurum’a Pulur Köy Enstitüsüne gitmiştir. Buradaki görevini bitiren Sabri’ye, ödül olarak Kars, Sivas, Samsun, Eskişehir, İzmir illerine gezi imkânı sunulmuştur. Sabri bu bölgedeki Enstitülü öğrencilerle tanışmıştır. Orada görmüştür bu bölgedeki çocuklarla ortak yönlerini; bu çocukların her biri kaymakam kapısını çalmaktan korkan, hakkını aramayı bilmeyen, ezilen, horlanan köylünün çocuklarıydı. İşte Sabri gibi çocukların göreviydi artık, köylüyü horlanmaktan, ezilmekten, yoksulluktan kurtarmak. Tüm bu gezi ile ilgili izlenimini anılarında şöyle anlatmış Sabri: “Çeşitli bölgelerde yaptığımız bu gezilerde hiçbir zaman ve hiçbir şekilde etnik köken veya din, mezhep konu edilmemiştir. Bizim için insan olmak önemliydi.” (5)

Öyleyse Köy Enstitüleri, insan olma davasıydı.

Ne demekti Enstitü?

Enstitü, iş içinde öğrenmekti, emekti, sanattı, okumaktı, edebiyattı, spordu, imeceydi, özgürleşmekti, öğrenmekti, öğretmekti, sağaltmaktı, tarımdı, çorak toprağın yeşermesiydi, canlandırmaktı köyü, cehalete açılan bir savaştı, demokrasiydi, ulus olmaktı, karma eğitimdi, aydınlanmaydı, cumhuriyetti…
Bu kurumların mimarı Tonguç’un tüm okulların müfredatına koymak istediği dersin adıydı Enstitüler: İnsanın insanı sömürmemesiydi.

İşte tüm bu aydınlığa giden yol, korkuttu karanlığı ve kopardılar düğmeyi…

 

[1] Nazif Evren, Poyraz Köyünden Köy Enstitülerine, 2. Basım, Güldikeni Yayınları, Ankara, Ocak 1997, s.66

[2] Talip Apaydın, Karanlığın Kuvveti, 1. Basım, Ararat Yayınevi, İstanbul, 1967, s.19

[3] Pakize Türkoğlu, Kısa Süren Hasat, 3. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017, s.29

[4] Gülten Başol, Aydınlanmanın Neferleri, 1. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016, s. 139

[5] Savaştepe Köy Enstitülü Yıllar, 1. Basım, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, Haziran, 2006,İzmir, s.174

Paylaş:

1 Yorum. Yeni Yorum

  • Şimşek P.
    17 Nisan 2025 08:38

    Güncelerden alıntılar ile çok güzel bir yazı olmuş. Düşündüm ki gömleğin hangi ilk düğmesi kopsa o gün onu giymezsiniz. Sanırım vücudun göbek bölgesine gelen düğme kopsa o gün o gömlek giyilmez. Köy enstitüleri de bu bağlamda devrimin tam göbeğindedir ve dediğiniz gibi ilk koparılan düğmedir. Kalemine sağlık..

    Yanıtla

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu alanı doldurun
Bu alanı doldurun
Lütfen geçerli bir e-posta adresi yazın.
Devam etmek için şartları kabul etmelisiniz

Köy Enstitüleri Kanunu: 17 Nisan 1940’ta TBMM’de Hangi Tartışmalar Yapıldı?
Eğitim Tarihimizde Bir Renk: Sabahattin Eyüboğlu