Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) uygulaması, resmi söylemde “öğrenciyi üretim süreçleriyle buluşturma” ve “işgücü piyasasına hazırlama” “meslek edindirme” çerçevesinde sunulsa da, mevcut işleyişiyle bu modelin çocuk hakları, pedagojik ilkeler ve eğitim politikası açısından ciddi sorunlar ürettiği görülmektedir. MESEM, giderek eğitim odaklı bir programdan ziyade, sermayenin ucuz ve denetimsiz işgücü ihtiyacını karşılayan bir mekanizma olarak konumlanmaktadır. Bu durum, çocuk emeğinin ve çocuk işçiliğinin devlet politikaları eliyle yapısal biçimde meşrulaştırılması sorununu gündeme getirmektedir. Devletin, öğrenciyi koruyan değil; ekonomik çıkarları ve sermaye sınıfının taleplerini önceleyen tercihler yaptığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
MESEM öğrencilerinin haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçirmesi, pedagojik olarak çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarını göz ardı eden bir uygulamadır. Ergenlik döneminin bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim özellikleri dikkate alındığında, öğrencilerin yoğun üretim baskısı altında tutulması; hata yapma alanının daralması; yetişkin iş disiplininin erken yaşta dayatılması, çocuğun öğrenme sürecini zenginleştirmek bir yana, gelişimsel bütünlüğünü zedelemektedir. Bu bağlamda MESEM, eğitim bilimlerinde sık vurgulanan “güvenli öğrenme ortamı”, “pedagojik rehberlik”, “gelişimsel uygunluk” gibi temel ilkelerle açık bir çelişki içindedir. Çocuklar, henüz ergenlik döneminin ortasında, gelişimsel açıdan kırılgan bir aşamadayken işletmelerde adeta yetişkin işçi sorumluluğuyla baş başa bırakılıyor. Bu, yalnızca pedagojik açıdan değil, etik ve politik açıdan da kabul edilemez. Çünkü eğitim olarak sunulan şeyin içinde eğitim yok; çocukların güvenliği yok; gözetim yok; geleceğe dair bir yatırım yok. Var olan tek şey: çocuk emeğinin üretim bandına eklemlenmesi. Bir çocuğun elleri, bir üretim bandının soğuk metaline değil; kalemin sıcaklığına, defterin dokusuna, oyun oynarken tutulan arkadaş eline yakışır. Oysa MESEM sistemi, tam da bu çocukluk dokusunu görünmez kılarak, öğrencileri okul ile fabrika, okul ile organize sanayi, okul ile iş yeri arasında sıkışmış gri bir koridora hapsediyor. Resmî dil buna “mesleki eğitim” diyor; ama gerçekte olan, çocukların dünyasının yetişkinlerin ekonomik hesaplarına göre yeniden şekillendirilmesinden ibaret.
Okulun eğitim-öğretim yanında en önemli görevlerinden biri çocuğu korumaktır. Çocukları zorbalıktan, her türlü şiddetten, kötü alışkanlıklardan okullar korur ve yaşanan sorunlarla ilgili rehberlik yapar. Aynı zamanda çocuk okulda akranlarıyla toplumsallaşır, onlarla birlikte sağlıklı gelişmesinin yolları aranır. Oysa MESEM’lere giden çocuklarımız, okullarda onları korumaya çalıştığımız tüm olumsuz durumların tam ortasına düşmüş oluyorlar.
MESEM, çocukları koruyan bir sistem değil; çocuklardan tasarruf eden bir sistem. Pedagojinin en temel ilkesi olan “çocuğu anlamak ve korumak”, burada işletmenin üretim planına yeniliyor. Çocukların gelişim ritmi, sermayenin ritmine uydurulmaya çalışılıyor. Bir tarafta çocuğun yavaş öğrenen, deneyerek büyüyen doğası; diğer tarafta yetişkinlerin “verimlilik” beklentisi… Kendi yaşıtlarından çok daha büyük kişilerle “çalışmak” zorunda kalıyorlar. Söylemde 4 gün iş, 1 gün okul uygulaması bile birçok yerde uygulanmıyor ve çocuklar iş yerlerine haftada 6 gün gidiyorlar. Bu çocuklar okulda sosyalleşme, akranlarıyla birlikte olma imkanından mahrum kalıyorlar. Başlarında rol model olarak öğretmenler yok. Yani aslında öğrenci değiller. Diğer taraftan sendika, örgütlenme hakkı, emeklilik sigortaları olmadığından işçi de değiller. Çocuğun gözlerinin içinde olması gereken merak, işletmelerin acelesi ve iş beklentisi gölgeleniyor. Bu çocukların duyacağı ses, öğretmenlerinin yönlendiren, sakinleştiren, yol gösteren, koruyan, gözeten sesi olması gerekirken; bunun yerine makinelerin uğultusunu, çocuk psikolojisinden anlamayan ustaların emirlerini ve yetişkin dünyasının keskin tonunu duyuyorlar.
Daha da vahimi, iş kazaları yaşandığında ortaya çıkan tablo: Bugüne kadar MESEM’lerde yaşanan kazalarda can veren çocuklar var. Kayıtlara geçmeyen yüzlerce yaralanma olduğunu biliyoruz MESEM’li öğrencilerle yapılan görüşmelerden ve basına yansıyan haberlerden. Ancak uygulamada çocuğun yaşadığı kayıp bireyselleştiriliyor, sorumluluk çoğunlukla çocuğa yükleniyor; sistemin kendisi, işverenler sorgulanmıyor, cezalandırılmıyor, çocuğa hiç uygun olmayan koşullarda yaşanan “iş kazaları” çocukların sakarlığı olarak örtbas ediliyor. Bu iş kazaları, pedagojik gözetimin ne denli zayıf olduğunu ve çocukların ne kadar korunmasız bırakıldığını ortaya koymaktadır. Çocuğun henüz hazır olmadığı iş ortamlarına yönlendirilmesi, başlı başına bir çocuk hakkı ihlali niteliği taşımaktadır.
MESEM’lere giden çocuklar için yaratılan “akademik başarısız” damgası da işin bir diğer boyutudur. Bu çocukların büyük çoğunluğu ekonomik nedenlerden, ailelerin yoksulluğundan, giderek derinleşen ekonomik krizden dolayı çalışmak zorunda kalan çocuklar. Hala yürütülmekte olan bir çalışmada görüşülen, MESEM kapsamında çalışan 200 öğrencinin %58’i MESEM’e kayıt olma nedenini “ekonomik nedenler”, %26’sı “akademik başarısızlık” olarak belirtmekte. Akademik başarının altındaki en büyük nedenlerden birinin de ailenin sosyo-ekonomik durumu ve kültürel arka planı olduğunu düşündüğümüzde aslında çocuklar “başarısız” değil, yoksullar. Alt sınıflardan, düşük gelirli ailelerin erken sorumluluk almak zorunda kalan çocukları. Kısacası MESEM bir sınıf meselesi. Sermayenin ucuz işgücü talebinin, yoksul hanelerin çocukları tarafından karşılanması meselesi.
Bu çocuklar geleceğe dair hayal kuramıyorlar. En çok istedikleri şeyi sorulduğunda “asgari ücretin artırılması” diyorlar, daha fazla para kazanacakları ama daha az yorulacakları bir iş bulup oraya geçmeyi hayal ediyorlar. Bu 14-15 yaşındaki çocuklara asgari ücreti düşündüren, hayallerini çalan bir sistem aslında. Oysa eğitim, çocuğun dünyasını da yarına yönelik hayallerini de genişletmek içindir; daraltmak için değil. Eğitim çocuklara daha güzel bir yarını, daha güzel bir dünyayı hayal ettirebiliyorsa anlamlıdır. Çocuğun sesini kısmak için değil, o sesi büyütmek için vardır. Bir toplumun geleceği, çocuklarını fabrikalara, işyerlerine değil, güvenli ve umut veren öğrenme ortamlarına emanet ettiği zaman güçlenir.
MESEM, bugün Türkiye’nin mesleki eğitim ihtiyacını karşılamaktan çok, ucuz ve güvencesiz iş gücünü kurumsallaştırmanın aracı hâline gelmiştir. Bu, eğitim hakkını gözeten bir politika değil; açıkça sömürüye kapı aralayan bir düzenlemedir. Çocukların okulda olması gerekirken; onların işletmelerde, çoğu zaman tehlikeli koşullarda, yetişkin sorumluluğuyla çalıştırılması ancak ekonomik çıkarların toplumun en savunmasız kesiminden daha değerli görüldüğü bir siyasal atmosferde mümkün olabilir. Sorun sadece bireysel değil; bu, politik bir tercih. Devlet, çocukların eğitimi ile sermayenin çıkarları arasında bir terazinin başına oturduğunda, ibrenin ne tarafa eğildiğini artık herkes biliyor. MESEM, çocukların geleceğine değil, bugünün ucuz işgücü ihtiyacına yatırım yapan bir düzenin adı oldu.
Gerçek bir eğitim politikası, çocukların haklarını ve gelişimini önceleyen; deneyimi öğretmen gözetiminde sağlayan; güvenlik ve pedagojiyi merkeze alan bir modelle mümkündür. MESEM ise bugün bunun tam tersini temsil ediyor: çocuğu koruyan değil, çocuğu sermayeye devreden bir yaklaşım. Bugün MESEM’in bıraktığı gölge büyüyor, bugün itibariyle MESEM’lerde kayıtlı 535 bin 813 öğrencimiz var; ama çocuklar gölgede değil, ışıkta büyümeyi; hayal kurmayı hak ediyor. Onların elleri makinelerin arasında kaybolmasın diye, biz yetişkinlerin daha yüksek, daha kararlı, daha adil bir ses çıkarması gerekiyor. Çünkü bu mesele eğitim değil sadece; bu mesele, bir ülkenin kendi çocuklarına nasıl baktığının aynasıdır.























